Salı, Ocak 27, 2009

iki güzel kitap

Kitabı bitirdiğinizde; eğer siz de “yazarın kalemindenseniz” yapmanız gereken birkaç şey oluyor. Şöyle ki önce en yakın arkadaşlarınızı eve davet etmek istiyorsunuz veyahut bir yerlerde buluşmak, gülmek, gülüşmek, şarap içmek, kitaplardan, güzel yemeklerden ama en çok aşktan, aşkın ta kendisinden, ideasından söz etmek...
Özlem Kumrular insanı kıskandıracak kadar çok dil bilen, insanı kıskançlıktan öldürecek kadar çok yer gezmiş, gezmekle de kalmamış, yaşadığı, gördüğü, yediği, içtiği, hissettiği her şeyi hikayeleştirmeyi başarmış güzel bir insan, karakterlerine hayran bıraktıran bir yazar.

Kahramanlara hayran kalmak çare olmuyor yaralara tabii, bu yüzden belki nice satırın altı çiziliyor, insan o kahramanlardan birinin, hadi diyelim ki bu kitapta Nosta’nın yerinde olmak istiyor... Nosta kadar güçlü, Nosta kadar aşık, Nosta kadar hayata bağlı, özgür, edebiyatı bilen, gerektiğinde de bildiren, onun gibi halden anlayan dostları olan, aşka aşık biri olmak istiyor.

Şu “hayata bağlı” lafı, emin olun Nosta’yı tanımlamaya yetmeyecek şimdi, kitabı okumaktan başka çaren yok ey okur. Eğer istediğin aşksa, beklediğin bir şeyse aşk, bulamadıysan aşkı ya da tam içindeysen, yine bu kitap senin için. Nosta aslında “Wanda adında bir balık”, hani birdenbire vurulduğu adam Yunan diye iki ayda şıp diye o dili de öğreniveren biri. Nosta’nın kalbi Azteka Stadyumu gibi... “Kapasitesi 120 bin olmasına rağmen ayakta 200 bin kişi sığabiliyor.” Arkadaşları aşk damarını aldırmak istiyor şaka yollu, oysa okur hep daha çok aşık olsun istiyor Nosta... Hatta Nosta gerçek bir insan olsun, böyle bir kadın hayatta olabilsin yani ve aşkı böyle hep en güzel haliyle anlatsın istiyor. Bildiğiniz aşk romanlarını unutun. Hele şu sıralar bir yolculuğa çıkıyorsanız, bırakın Nosta göstersin size yolu... (Özlem Kumrular, Aşkın Beş Hali- İstanbul’dan Rodos’a, Dharma, 2005)

Karşımda Buruk Acı isimli şarkıyı bilmeyen var mı? Her devirde –nedense en çok- gençlerin diline pelesenk olan bu şarkıyı anımsıyorum da biz seksenlerin ortasında “Hangi kapıyı çalsam, karşımda coğrafyacı” olarak dillendirirdik. Seksenlerin ortasında biz, roman kahramanlarının aksine apolitiktik, hiç işimiz yoktu yani politikayla. Mert Özmen’in şehrimin bir kasabasında geçen bu bir üçlemeye ait olan ilk kitabındaysa gençler 75 yılını önce masumiyetlerinin verdiği bir telaşla, ardından da politik mesajlara kayıtsız kalamayarak, onlardan doğal olarak etkilenerek geçiriyorlar. Romanı betimleyen tarihin on sene sonrasında biz evet, hala elimizde Hey dergileri, üzerimizde blue jeanlerin özellikle Kıbrıs’tan getirilmiş olanları, odalarımızda posterler ile lise hayatımızı geçirmeye, idare etmeye, hatta okulu bitirip de adamdan sayılmaya can atıyorduk.

Mert Özmen’in dört roman karakteri de aynı şeyi yapıyor aslında; ancak kasabaların o dönemde –belki şimdi hala- olan kısıtlı imkanlarıyla sığınabildikleri tek şey müzik ve şarkı sözleri oluyor. Yeni çıkan longplayleri takip eden, hayalleri olan, kimi zaman aşk nedir’i sorgulayan bu karakterleri çok sahici belirlemiş yazar. Biri ölen babasının özlemiyle yanıp tutuşan, okulda başarılı olursa yoksulluğunun göze batmayacağını erken öğrenen Ali. Bir diğeri Ali’ye aşık ama statüsü farklı, bir albay kızı olan Çiğdem. Annesi babası Almanya’da yaşayan ve her problemini kendi başına çözmek zorunda kalmış olan Selçuk ve okulun en yakışıklısı Kenan. Bu dört arkadaş bir yandan gerçek bir arkadaşlık bağı ile birbirlerine bağlıyken, hala çocukluktan çıkamamış olmanın verdiği bir amatörlükte sudan bir neden dolayı birbirlerine küsebiliyorlar.

Bunun yanı sıra, yine aynı gençlik ateşi ile politik tavırları olan “abi”leri dinliyor, onlardan etkileniyor, birdenbire hayatta en çok değer verdikleri –ya da öyle sandıkları- sanatçı posterlerini bir kenara fırlatıp saçlarını kestiriyor, parka giymeye başlıyor, hayatı bir de bu çerçeveden, kendilerine sunulan, kimi zamanda dayatılan politik mesajların penceresinden algılamaya çalışıyorlar.

Cinselliği kasabaya gelen Parçala Behçet filmiyle öğrenmeye çalışan, ellerine geçen erotik kitaplardaki metinlere şaşıran, çevre baskısıyla bulanan, aileleriyle en çok iletişim kurmaları gereken zamanda sadece birbirlerine sığınabilen, üstelik yanlış anlaşılırım korkusuyla her şeyi de paylaşamayan bir kuşağı resmetmiş Özmen. Kahramanlar sahici, kahramanlar hala var. Değişen tek şey, hayata fon olan şarkılar ve şarkıcılar. Üstelik kimi gençler büyük olasılıkla hala “Tamirci Çırağı”nı dinleyerek içlenmekteler bugünlerde de, kimileri için Selda Bağcan hala önemli bir figür müzik tarihinde. Bence karşımda Buruk Acı her devrin gençlerinin kendinden bir şey bulabilecekleri bir kitap, dolayısıyla özellikle lise gençlerine hararetle öneriyorum. (Mert Özmen, Karşımda Buruk Acı, İstiklal Kitapevi, 2007)

3 yorum:

serpil dedi ki...

İki kitabı da merak ettim, not aldım. Hey dergilerini her hafta alırdım,keşke saklasaymışım diyorum şimdi.

zilsizzarife'nin yeri dedi ki...

Ececik tavsiyeler not edildi.İlk fırsatta okunacaklar listesine alındı bile:)
Birde yemek tarifleri süper olmuş:)

zeya dedi ki...

Ben Özlem Kumruları çok kıskanıyorum. Hoşçakal aşkm hoşçakal Milano'sunu okumuş muydun? Tavsiye ederim okumadıysan...