Cuma, Temmuz 14, 2006

bedenin tuzu

Bedenin Tuzu’nu okudum tekrar. Havuz kenarında, bir yandan kızım kolluklarını taksa dahi ya başına bir şey gelirse diyerek endişelenerek, bir yandan da on beş yıl önce okuduğum bu kitaptan tek bir satır bile anımsamadığımı fark ederek.

Aklımda bir imge kalmış yalnızca; adam bol kaslı ama yakışıklı bir balıkçı, kadın da narin bir kelebek gibi bir şey. Aslında tabii kitap bundan çok daha fazlası; yirmili yaşlarımda bana hiçbir şey ifade etmemesi normal karşılanmalı.

Parisli profesör bir kadınla, yazları gittikleri köyde işi sadece ve sadece balıkçılık olan, başka bir şey düşünmeye ve yapmaya zamanı olmayan, üstelik herhangi bir şey yapmasının “lüks” kaçacağını düşünen bir adamın tutkulu hayat yolculuğu bu.
Yirmili yaşlarda okunduğunda ilk sayfalar dikkat çekici olabilir, ilk aşk, ilk buluşma, kumsalda ilk sevişme... Daha sonrası herhalde pek ilgilendirmemişti beni. Oysa bu tutkulu beraberlikleri hayat akıp giderken, zamandan çalınan kısa tatillerle sürüyormuş meğer...

Kadının dilinden, beyninden dinlediğimiz bu tezat karakterlerin buluşması hayli ilginç. İster istemez kendinizi kadının yerine koyuyorsunuz, ister istemez bu yabani adamda tam olarak ne bulduğunu sorguluyorsunuz, yazar da tam bu noktada imdadınıza yetişerek bu adamda ne bulduğunu bazen bir güzel açıklıyor size, açıklamaya çalışıyor kimi zaman; kimi zaman da onda tam olarak ne bulduğunu bilmediğini anlatıyor.

Öyle içten ve kimi yerlerinde öyle yaralayıcı ve hatta tokatlayıcı bir kitap ki bu... Kadınla beraber otuzları devirdikten sonra ve nihayet henüz gelmediğiniz kırklı yaşlara ve derken ellilere de göz attıktan sonra –niyeyse- hayatın doğal akışına uygun olarak kitabın ölümle sonlanacağını kestirememişçesine afallayıveriyorsunuz. “Niye biri ölmek zorunda?” sorunuz aslında sizin çıktığınız bu hayat yolculuğunun da çıplak sorusu, birileri hep ölmek zorunda, kitaplarda, filmlerde ve elbette gerçek hayatta.

Kitabın bir erotik roman olarak değerlendirilmesi çok saçma. Ben asla bir kitapçıya gidip de erotik roman arayan biri olmadığıma göre en azından benim için bu bir erotik roman olamaz, değil mi ama? Bu bana kalırsa bir yolculuk kitabı, yaşların, değerlerin, aynı kalanların, gidenlerin kitabı.

Benoite Groult’un romanı bildiğini okuyan, üstelik çok okuyan, yazan, özgür bir kadını anlatıyor. “Yüreğinin götürdüğü yere giden” bir kadının hikayesi bu. Evet, cinsellik sayfa sayfa, çarşaf çarşaf anlatılıyor olabilir ama okuyunca göreceksiniz ki önemli olan bunca yoğun bir şekilde cinselliğin anlatımı değil, önemli olan birçok kadının beynini kıvrımlarında dolaşan ama bir türlü ifade edemediği şeyleri bir romana dönüştüren bir kadının varlığı.

Groult’un bu kitabı bundan elli yıl sonra bile değerli olacak. Sırf Disneyland’i anlattığı o birkaç sayfa için bile alınabilir... “Değişmez bir programla yüzlük paketler halinde koşullandırılan, yönetilen, ayarlanan, heyecanlandırılan ziyaretçiler, nazikçe ama kesin bir biçimde, tek yönlü koridorda ileri itiliyor, buradan kaçmak olanaksız, önerileri emir olan bir Big Brother’ın her yere ulaşan sesinin rehberliğinde, ortalama yürüyücü için hesaplanmış dinlenme alanlarına, ortalama sidik torbalarına göre ayarlanmış aralıklarla tuvaletlere ve en şaşı çocuğun bile gözüne çarpacak biçimde yerleştirilmiş şekerci dükkanlarına itiliyorlar... Amerikalı aileler hoşnut görünüyor ve buradan giderlerken, Polinezya’daki yaşam, cangıl, uzay roketleri hakkında her şeyi öğrendiklerinden ve gerçek Karayiplilerin gözünün içine bakmış olduklarından emin olarak ayrılacaklar. Ve onlara, ellerinde kalan son adada biriken son Karayiplilerin, güzel Batılı uygarlığımızın egemenliği altına girmemek için, bir yalıyarın tepesinden kendilerini denize atmış olduklarını anımsatacak hiç kimse çıkmayacak.” (sf: 126)

6 yorum:

SİYAH İNCİ dedi ki...

Sevgili Ece bedenin tuzu adlı romanı o kadar güzel özetlemişsin ki benim de hemen okuyasım geldi.
Sevgiler
Siyahinci

isil cetin dedi ki...

ece merhaba, ben b.a.l.den - ikizi olmayan :) - ışıl. bu yazın beni düşündürdü. bahsettiğin kitabı okumadım ama yazındaki "Kadınla beraber otuzları devirdikten sonra ..." diye başlayan bölüm bana The Bridges of Madison County filmini hatırlattı. bir de, hayatta belki sınırlı sayıda belki de sonsuz kez seçim yapıyoruz ama hiç *yeni* birşey yaşıyor muyuz hissine kapıldım (bir sonuç cümlesi yazamayacağım!)... daha önce elvin'in anaokuluna başlama maceralarından bahsetmiştin, devamını merak ediyorum. sevgiler.

Adsız dedi ki...

Merhaba
Bir süredir blogunuzu ziyaret ediyorum.Radikal kitap tan bilirdim çocuk kitabı tanıtımlarınızı...
ilk fırsatta "bedenin tuzu" nu okuyacagım.Bu günlerde tatilde olduğunuzu tahmin ediyorum.Yakında biz de iki yaşındaki oglumuzla tatile cıkacagız.Daha önce tatile gidip memnun kaldıgınız ya da kalmadıgınız yerleri yazarsanız bizim gibi cocuklu tatile ilk kez cıkacak olanlara fikir vermiş olursunuz.Şimdiden teşekkür ederim.

yasemin dedi ki...

bu kitabı öğrenciyken okumuştum. önce filmini izleyip hemen sonra da kitabını okumuştum. demek filmden etkilenmişim. bende de o yıllardan bugüne kalacak bir iz bırakmamış. doğrudürüst hatırlayamıyorum.

vintage biscuit dedi ki...

guzel kitaptir !

ece arar dedi ki...

siyah inci, evet okumalı.. ikizi olmayan ışıl merhaba, anaokulu maceralarını pazartesiden itibaren anlatacağım, hoş geldin.
adını yazmayan okur; bir iki tatil maceramız var, özetlerim bugün yarın. yazsemin ve vintage biscuit, özletmeyin.