Salı, Mart 11, 2008

kitaplar

Kadının Hayatla İmtihanı

Bedenin Tuzu’nu okudum tekrar. On beş yıl önce okuduğum bu kitaptan tek bir satır bile anımsamadığımı fark ederek... Zamanı değilmiş demek ki...
Aklımda bir imge kalmış yalnızca; adam bol kaslı ama yakışıklı bir balıkçı, kadın da narin bir kelebek gibi. Aslında tabii kitap bundan çok daha fazlası; yirmili yaşlarımda bana hiçbir şey ifade etmemesi normal karşılanmalı.
Parisli profesör bir kadınla, yazları gittikleri köyde işi sadece ve sadece balıkçılık olan, başka bir şey düşünmeye ve yapmaya zamanı olmayan, üstelik herhangi bir şey yapmasının “lüks” kaçacağını düşünen bir adamın tutkulu hayat yolculuğu bu.
Yirmili yaşlarda okunduğunda ilk sayfalar dikkat çekici olabilir, ilk aşk, ilk buluşma, kumsalda ilk sevişme... Daha sonrası herhalde pek ilgilendirmemişti beni. Oysa bu tutkulu beraberlikleri hayat akıp giderken, zamandan çalınan kısa tatillerle sürüyormuş meğer...

Kadının dilinden, beyninden dinlediğimiz bu tezat karakterlerin buluşması hayli ilginç. İster istemez kendinizi kadının yerine koyuyorsunuz, ister istemez bu yabani adamda tam olarak ne bulduğunu sorguluyorsunuz, yazar da tam bu noktada imdadınıza yetişerek bu adamda ne bulduğunu bazen bir güzel açıklıyor size, kimi zaman da onda tam olarak ne bulduğunu bilmediğini anlatıyor.
Öyle içten ve kimi yerlerinde öyle yaralayıcı ve hatta tokatlayıcı bir kitap ki bu... Kadınla beraber otuzları devirdikten sonra ve nihayet henüz gelmediğiniz kırklı yaşlara ve derken ellilere de göz attıktan sonra –niyeyse- hayatın doğal akışına uygun olarak kitabın ölümle sonlanacağını kestirememişçesine afallayıveriyorsunuz. “Niye biri ölmek zorunda?” sorunuz aslında sizin çıktığınız bu hayat yolculuğunun da çıplak sorusu, birileri hep ölmek zorunda, kitaplarda, filmlerde ve elbette gerçek hayatta.

Kitabın bir erotik roman olarak değerlendirilmesi çok saçma. Ben asla bir kitapçıya gidip de erotik roman arayan biri olmadığıma göre en azından benim için bu bir erotik roman olamaz, değil mi ama? Bu bana kalırsa bir yolculuk kitabı, yaşların, değerlerin, aynı kalanların, gidenlerin kitabı, üstelik tam bir “kadın kitabı”.
Benoite Groult’un romanı bildiğini okuyan, üstelik çok okuyan, yazan, özgür bir kadını anlatıyor. “Yüreğinin götürdüğü yere giden” bir kadının hikayesi bu. Evet, cinsellik sayfa sayfa, çarşaf çarşaf anlatılıyor olabilir ama okuyunca göreceksiniz ki önemli olan bunca yoğun bir şekilde cinselliğin anlatımı değil, önemli olan birçok kadının beynini kıvrımlarında dolaşan ama bir türlü ifade edemediği şeyleri bir romana dönüştüren bir kadının varlığı. (Bedenin Tuzu, Benoite Groult, Çeviren: Filiz Nayır Deniztekin, Varlık Yayınları, 1992)

Aslı Erdoğan uzak kentlerle acıklı, hüzünlü, masalsı ve yalnız bir bağ kuruyor. Gitmenin ve sonra da geri dönmenin ne olduğunu çok iyi bilen bir yazar. Tüm kitapları okunmalı ama “Bir Yolculuk Ne Zaman Biter’ isimli kitabı “kadın yazar”lara da değindiğinden bugünün konusu... “Üzerine yapışmış onca kemikleşmiş maskenin ardında soluk almaya, kendi gerçeğini mırıldanmaya çalışan kadın, kendini kurgulamaktan hüküm giyer.” diyor mesela. Durup birkaç kez düşünmek istiyor insan onun yazdıklarını, en azından bana öyle oluyor!
Kendi sesini duymak için yazdığını söyleyen Erdoğan’ın doğrusu benim okuma serüvenimde ayrı bir yeri var. Kadın yazar kavramından tutuklu annelerine, kitaplardan yolculuklara, bir zamanlar “Ötekiler” adı altında yazdığı köşe yazılarını topladığı bir kitap bu. Şimdilerde Everest tarafından yeni deneme kitapları da yayınlandı, hikayeci kimliğinin dışındaki Erdoğan’ı, bir köşe yazarı olarak onu tanımak isteyenler için hiç de geç değil... (Aslı Erdoğan, Bir Yolculuk Ne Zaman Biter, Can Yayınları, 2000).

Doğrusu bu ya, “kadın yazar” denecekse illa aklıma gelen isimlerden biri Annie Ernaux’dur benim. Onu ve kitaplarını düşünmek buruk bir tat bırakır bende. Kürtaj da Fransız yazarın diğer kitapları gibi otobiyografiktir, içtendir, okuyanları –hele kadınları- direkt etkisini altına alır, içini burkar...
Yazar, Türkçe’ye ‘Kürtaj’ olarak çevrilen bu kitabı olayla ilişkisini tamamladıktan yıllar sonra yazar. (Orijinali Lèvènement, İngilizcesi Happening) Altmışlı yıllarda hamile kalmıştır, çocuğu doğurması sosyal koşullar yüzünden mümkün değildir, Fransa’da kürtaj yasal değildir... Bebeği istemeyen yazar vücuduna yabancılaşır, kendi ruhunu tanıyamaz olur, bütün olanları da günlüğüne bir bir kaydeder, üstelik uzun süre hem bedenine, hem de günlüğüne kaydettiği kendi sözcüklerine yabancıdır, uzun bir süre bir sözcük olarak “kürtaj”ı kullanamaz mesela....

Kendi kendine bebeği ilkel koşullarla düşürmeye çalışır önce, sonrasında kaldırıldığı hastanede, kanaması yüzünden neredeyse ölümle burun buruna gelir. Çok sonra yazar bu kitabı, tıpkı babasıyla yüzleştiği “Babam” isimli kitabındaki gibi... Şimdiki genç nesil okuduğunda, belki yasal olmayan kürtajı anlamakta güçlük çekecek olabilir, ancak ailelerinden gizli olarak kürtaj olmaya çalışan, toplum baskısını her daim üzerinde hisseden herkes hem yazarı anlayacak, hem de büyük olasılıkla onun içten dilini kabullenip diğer kitaplarını da okumak isteyecektir. (Kürtaj, Annie Ernaux, İletişim Yayınları, Çeviren: Siren İdemen, 2000)

not: yazı daha önce AKŞAM'da yayınlandı. Ancak bu yazılara internetten de ulaşmak mümkün olmuyor... ara ara buraya koyayım diyorum...fotograftaki güzel insan, annie ernaux...

3 yorum:

palpebra dedi ki...

güzel yazı tşk.

Aslı Cin dedi ki...

Ece, uzun bir yazı nihayet :)

arkabahçem dedi ki...

bednin tuzu ile ilgili yorumlarınız dikkatimi çekti ama annie ernaux adlı romanın babam adlı kitabını okumuş ve beğenmemiştim ,ama kürtajla ilgili yazınız çok hoşuma gitti, kitaba tekrar göz atmalıyım diye düşündüm.
sevgimle