Ben size burada yazı yazarken öbür Ece’nin yemek yapması lazım mesela. Bulaşıkları ben çıkartayım makineden ama öbür Ece de çarşafları değiştirsin, çamaşırları da o asıp ütülesin. Ben bazen yemek yapmaya da talip olabilirim, o sırada öbür Ece benim alıp da bir türlü okumaya başlayamadığım kitaplara başlasın, çok seveceklerimi sıraya dizsin. Sonra kitaplığı bir toparlasın, hayatıma çeki düzen versin!
Hem bazen gerçekten sıkıldığım yazılar oluyor. Bir zahmet oturup o Ece yazsın onları. Bir sürü şeyi unutuyorum mesela, ne söylüyorsam not alsın. Alışverişe çıksın, açmak istemediğim telefonlara cevap versin, kimi mailleri o cevaplasın. Ciddi söylüyorum, sol elimin kemikleri ağrıyor yazmaktan, o Ece ağrımayan el parmaklarıyla yazıversin ben ne diyorsam…
Hamarat olsun canım biraz… Bazı şeyleri de ben söylemeden yapıversin. Bu evde brownie seviliyor, havuçlu kek seviliyor. E Ece dediğin bunları süper yapıyor. Ben söylemeden yapsın mümkünse. Akşam yemeği hep hazır olsun sayesinde. Örtüler ben söylemeden değiştirilsin, biten peçeteliğe peçeteler yerleştirilsin, eve çiçek alınsın, balkon saksıları sulansın… Eski kasetler napılacak mesela, o Ece düşünsün, bu da benim problemim olmasın artık… Gelsin şu laptopun ekranını silsin, hazır başlamışken televizyon camını da silsin. Halılar silkelensin o Ece tarafından, derken akşam olsun, gitsin bir yerlere…
Zira artık akşam olup da dinlenme vakti geldiğinde bir ece daha çekemeyeceğim)
ece etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ece etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çarşamba, Aralık 29, 2010
Pazartesi, Nisan 12, 2010
bir sunumun daha ardından
gidip saçları yaptırdık sunum öncesi. bizimki mavi oje de istedi. günlerden cumartesi diye hayır demedim ama sunumda ojeli tek bir çocuk vardı! (kıyamadım yahu, kırk yılda bir saçı yapılmış, ojesi de olsun dedim. yoksa süs püse çok karşıyım. ciddiyim)
konu trafikti. şarkılar, rontlar vs. sınıfın en miniği kızım, sınıfın tek sarı flütlüsüydü. bu da ayrı bir hikaye... okul sene başında illa krem rengi yamaha flüt alınacak diyor. aldık bizde. ama sonra elvin elbette kaybetti. ben de dedim ki aynı şeyi bir daha alamayız, kaybetmemeyi öğren! (acımasız mıyım), neyse evde uyduruk bir flütümüz vardı, onunla gidip geliyor okula. sarı flüt oradan...
sunuma anneanne ilk kez geldi. rontlarda ağladı:))
ingilizce sunumda velilere soru sordular. ben çok parmak kaldırdım!... kızımın okulunu seviyorum... her şey yolunda. iyi haftalar diliyorum hepinize. hissediyorum, bu hafta şahane şeyler olacak!
Cumartesi, Mart 27, 2010
kepek ekmekli hayat
üç haftayı geçti zannedersem... yeme alışkanlıklarını değiştirdim. her gün bir kola içerken üç haftada toplam bir kola içtim. bol bol su. az tuz. sıfır tereyağı, bitkisel yağlar. az zeytinyağı. minimumda şeker. kepek ekmeği. sabahları yumurta, az peynir, domates ya da nesfit. kimi zaman öğlenleri kepek ekmeğine tost ya da çorba ya da ızgara tavuk. akşamları ne yiyorsam az. minimumda pilav, az makarna. birkaç akşam uygulamadığım oldu. pideli köfte yediğim, pizza yediğim, bol tereyağlı karides, bol tereyağlı dil kavurma yediğim, mantı yediğim akşamlar oldu. hepsi birer akşam olmak kaydıyla demek ki abartılmış yedi akşam.
bununla birlikte her akşam cips/çikolata/keklere/nutella'ya da veda ettim. elbette bunu da iki üç akşam bozdum. yine de her akşam yediklerimi düşününce bu üç haftadır çok değiştiğimi düşünüyorum. açıkçası çok zorlandım diyemem. oysa diyet yapmak zorunda olsaydım kesin üç gün sonra bu bütün ıvır zıvırı tekrar yemeye başlamış olabilirdim.
hatta hayatımda ilk defa bir diyetisyene gidip (çok ciddi bir para bayılıp) hakikaten beş gün uygulayıp bıraktım geçtiğimiz günlerde. bu zorlamalar hiç bana göre değil.
demek istediğim şu ki aslında sağlıklı beslenmeye beyin karar verince olmuyor değilmiş meğer. aralarda portakal yemek falan kötü şeyler değilmiş... iyi hissetmek iyiymiş. 1.5 kilo vermek de cabası...
oh la la...
bununla birlikte her akşam cips/çikolata/keklere/nutella'ya da veda ettim. elbette bunu da iki üç akşam bozdum. yine de her akşam yediklerimi düşününce bu üç haftadır çok değiştiğimi düşünüyorum. açıkçası çok zorlandım diyemem. oysa diyet yapmak zorunda olsaydım kesin üç gün sonra bu bütün ıvır zıvırı tekrar yemeye başlamış olabilirdim.
hatta hayatımda ilk defa bir diyetisyene gidip (çok ciddi bir para bayılıp) hakikaten beş gün uygulayıp bıraktım geçtiğimiz günlerde. bu zorlamalar hiç bana göre değil.
demek istediğim şu ki aslında sağlıklı beslenmeye beyin karar verince olmuyor değilmiş meğer. aralarda portakal yemek falan kötü şeyler değilmiş... iyi hissetmek iyiymiş. 1.5 kilo vermek de cabası...
oh la la...
Çarşamba, Kasım 11, 2009
öteki
öteki, dediğim gibi ece vahapoğlu'nin dördüncü kitabı ve de ilk romanı. ece kitabın tanıtımında ayyuka çıkardıkları gibi aslında türbanlı ve de başı açık iki kızın lezbiyen ilişkisini falan anlatmıyor kitapta.
aksine "öteki" diye gördüklerimizin iç dünyalarını aralıyor. ister türbanlı bir kadın olun, isterseniz başı açık ve türbana karşı, her iki dünyanın insanının da okuyunca kendini bulacağı ve aynı zamanda öteki diye gördüğünü daha iyi tanımak için bir yol bulabileceği bir kitap bu.
öteki yedinci baskıda.
okuyun olur mu?
Pazartesi, Kasım 09, 2009
ece vahapoğlu bugün takvim'de kitabımı yazdı
ece vahaoğlu ile cumartesi günü dolu dolu bir gün geçirdik. bir imza günü için bursa'daydı. işimiz gereği karşılama anından, yemek yeme faslına, ardından imza boyunca, arada basın mensuplarının sorularını yanıtlarken, derken imza sonrası kahve keyfi yaparken hep beraberdik. sıcak, içten, akıllı, güzel ve iyi bir insan.
öteki onun dördüncü kitabı ve ilk romanı. sex &city tarzında ama ülkemizin gerçekleriyle örülü. başı açık, tuttuğunu koparan esin ile başı kapalı, kabına sığmayan kübra'nın hikayesi. üstelik aileler, eşler de sahnede, dolayısıyla güzel bir ülke portresi çiziyor vahapoğlu.
kitabı bitiremedim ama tam şunları yazarken bile yamacımda duruyor. okuyup burada değerlendirmeye can atıyorum diyebilirim, kitap akıp gidiyor... kendi adıma, ece vahaoğlu ile tanışmaktan mutlu olduğumu söylemeliyim. hayatıma yeni, güzel bir insan kattım.
imza gününde ben de ona kitabımı imzalayıp verdim. "yolda okursun" dedim, "ah yolda okuyamıyorum, midem bulanıyor." dedi. yola çıktıktan iki saat sonra sms atarak, "yarıladım, süper" yazınca neşeyle gülümsedim.
bugün de köşesinde bunu yazmış;
Aşk yani kadınla erkeğin bir araya gelme nedeni aslında bilinçaltındaki "üreme içgüdüsü" imiş. 1800'lerde söylemiş bunu Schopenhauer. Üreme içgüdüsü yüce bir hayranlık kılığına bürünüp karşımıza "aşk" olarak çıkıyormuş.
Bu bilgiyi de imzaya gittiğim Bursa'daki Kent Meydan AVM'nin PR'ını yapan ama aynı zamanda yazar olan Ece Arar'ın geçen yıl yazdığı kitapta okudum. Bana hediye edilen kitabın adına bakar mısınız? "Çocuk sahibi olmak için 40 bahane" Zamanım gelmiş gibi duruyormuşum; bu hafta bunu ikinci kez duyuyorum; diğeri de "anne olmadan" konuk edildiğim Kanaltürk' teki Gül Gölge'nin "Ben bir Anneyim" programındaydı. Gül bir yandan, diğer konuk Demet Kutluay bir yandan, bana "hadi artık" deyip durdular.
Kitap "kendi bahanesini bulmak isteyenler" için yazılmış; tek tek okuduğum maddeler öyle esprili bir dille anlatılmış ki neredeyse gülerken kendimi çocuk doğurmaya hazır hissettim.
Benim şimdilik aklıma en yatan bahane "sabrını test etmek" oldu. Hayatımdaki en büyük kusurum olarak gördüğüm "sabırsızlığımı" belki böylece yenebilirim. Öğrenebilirim...
Tabii önce doğru koca adayıyla karşılaşma sabrını gösterebilirsem...
http://www.takvim.com.tr/Yazarlar/vahapoglu/2009/11/09/ask_aslinda
öteki onun dördüncü kitabı ve ilk romanı. sex &city tarzında ama ülkemizin gerçekleriyle örülü. başı açık, tuttuğunu koparan esin ile başı kapalı, kabına sığmayan kübra'nın hikayesi. üstelik aileler, eşler de sahnede, dolayısıyla güzel bir ülke portresi çiziyor vahapoğlu.
kitabı bitiremedim ama tam şunları yazarken bile yamacımda duruyor. okuyup burada değerlendirmeye can atıyorum diyebilirim, kitap akıp gidiyor... kendi adıma, ece vahaoğlu ile tanışmaktan mutlu olduğumu söylemeliyim. hayatıma yeni, güzel bir insan kattım.
imza gününde ben de ona kitabımı imzalayıp verdim. "yolda okursun" dedim, "ah yolda okuyamıyorum, midem bulanıyor." dedi. yola çıktıktan iki saat sonra sms atarak, "yarıladım, süper" yazınca neşeyle gülümsedim.
bugün de köşesinde bunu yazmış;
Aşk yani kadınla erkeğin bir araya gelme nedeni aslında bilinçaltındaki "üreme içgüdüsü" imiş. 1800'lerde söylemiş bunu Schopenhauer. Üreme içgüdüsü yüce bir hayranlık kılığına bürünüp karşımıza "aşk" olarak çıkıyormuş.
Bu bilgiyi de imzaya gittiğim Bursa'daki Kent Meydan AVM'nin PR'ını yapan ama aynı zamanda yazar olan Ece Arar'ın geçen yıl yazdığı kitapta okudum. Bana hediye edilen kitabın adına bakar mısınız? "Çocuk sahibi olmak için 40 bahane" Zamanım gelmiş gibi duruyormuşum; bu hafta bunu ikinci kez duyuyorum; diğeri de "anne olmadan" konuk edildiğim Kanaltürk' teki Gül Gölge'nin "Ben bir Anneyim" programındaydı. Gül bir yandan, diğer konuk Demet Kutluay bir yandan, bana "hadi artık" deyip durdular.
Kitap "kendi bahanesini bulmak isteyenler" için yazılmış; tek tek okuduğum maddeler öyle esprili bir dille anlatılmış ki neredeyse gülerken kendimi çocuk doğurmaya hazır hissettim.
Benim şimdilik aklıma en yatan bahane "sabrını test etmek" oldu. Hayatımdaki en büyük kusurum olarak gördüğüm "sabırsızlığımı" belki böylece yenebilirim. Öğrenebilirim...
Tabii önce doğru koca adayıyla karşılaşma sabrını gösterebilirsem...
http://www.takvim.com.tr/Yazarlar/vahapoglu/2009/11/09/ask_aslinda
Çarşamba, Ekim 28, 2009
hamilelik günlüğü yeniden..

güncellendi, yenilendi. gıcır gıcır oldu.
kasım'da dharma'dan yayında.
hamile olmayı planlayan arkadaşlarınıza alınız, zira birçok okuyandan duyduğum bir şey var;
"uzun süre hamile kalmaya çalıştım, olmadı... ama kitabı alıp okumaya başladığımda hamile kaldım" diyen bir sürü okuyucu mektubu aldım:))
gülçün hadi ama demiş.
dayanamadım, yazdım.
Cuma, Nisan 17, 2009
küçük şeyler büyüdüler
last chance harvey- dustin hoffmann ile emma thompson. güzel film, şimdi izledim...
insanın içini açan, içini acıtan şeyler var. hayat gibi, gerçek gibi.
gelelim blog işine...
bu blog bir kez daha hatırlatmak isterim; edebi kaygılarla yazılmıyor. edebiyatçılar da insan nihayetinde ve evet, edebiyatçıların edebiyat dışında hayatları var.
ihtisaslaşmış bloglara özel bir hayranlığım var ama oradan buradan yazan bloggerların bloglarını da seviyorum. bu blog da öyle. minik bir iç dökme. hayatın kendisi değil, olamaz. birkaç paylaşmak istediğim şey için bu blog diyelim...
bu konuyla bağlantılı olarak bir iki şey daha söylemek isterim; blog benim kişisel bilgilerimi ortaya döküp saçtığım mecram da değil. böyle bir mecraya sahip olmak istemem. yalnızca kimi zaman hayatın küçük hoşluklarını paylaşmak isterim. niyetim bu blogda bu.
ve evet, şimdi de yukarıdaki konuyla bağlantılı olarak son olarak şunu söyleyeyim; adsız bütün yorumlara itirazım var. bu blogda adını yazmayan kişilerin yorumlarını görmek istemiyorum. bununla birlikte blog benimse eğer, böyle bir karar verebilme yetisinde de olduğumu düşünüyorum.
ben bu blogu birileri benimle "didişsin" diye yazmıyorum. ama birileri a bravo, şahane desin diye de yazmıyorum. "iyi yorum bırakılsın, kötü bir şey istemem" de demiyorum, yanlış anlaşılmasın.
sadece hayat kısayken birilerine cevap yazmak, sonra onun bana bir şey yazması, derken yanlış anlaşıldığımı düşünüp tekrar bir şey yazmak istemiyorum.
ben 38 yaşındayım... yirmilerimde hırçın, kimi zaman öfkeli bir insandım. kalp kırabilirdim. otuzlarımın başında sakin olmayı öğrendim, kalp kırmamayı, herkesle iyi geçinmeyi, dert etmemeyi, dert vermemeyi, yanlış anlaşılmaları engellemek için elimden geleni yapmayı öğrendim.
bu yüzdendir ki hırçın hiçbir şeye, hele tanımadığım insanlardan gelen yorumlara ihtiyacım yok.
budur..
Salı, Nisan 14, 2009
yaş 35 imiş

blogger olduğumda. geçmiş aradan tam üç sene. baktım o ilk yazılara; birini seçtim, koydum buraya.
rod fan
Bezden bir Bart Simpson var bende; yüz yıldır falan beraberiz. Şimdilerde küçük tuvalette duruyor; üzerinde çocukluğumdan kalma rozetler, iğneler. Geçen gün gözüm takıldı; bir de baktım, bir Rod Stewart. Aman Tanrım! Adam acayip genç, kırklarında falan. Ben bu rozeti on iki yaşımdayken Oxford'dan almıştım. Aradan 23 koca yıl geçmiş. Bana ilginç gelen şey şu oldu aslında; ben hala bir Rod Stewart fan'ıyım.
Oradan da şu noktaya atlayıverdim, demek ki zevklerimiz daha çocukken oluşuyor. Eh, bunu bilmeyen var mı diyeceksiniz? Tabii de, yani üzerine ne inşa ederseniz edin, mesela müzik için konuşursak üzerine son yirmi yılda yüz bin şarkı, bin şarkıcı da dinlemiş olsanız ilki baki. Yani o tuğla öyle sağlam bir şekilde yerleştirilmiş ki zamanında, geri dönüş yok. Rod Stewart'ı hala çok severim, hala rock ve pop-rock dinlerim.
Bu noktadan şuna da geldim tabii, çocuklarımızın "üstün" zevkleri olsun istiyorsak, onları bunlarla erkenden tanıştırmalıyız, böylelikle sonradan kendi tercihlerini yapacaklardır. Ve umarım büyüdüklerinde "of of kömür gibi yanıyorum" demeyeceklerdir....
Pazartesi, Nisan 13, 2009
kolay mı canım, aaaa
Osman Müftüoğlu yazıyor; ben cevap veriyorum;
Sağlıkta bahar temizliği zamanı
Bu sabah size iyi bir teklifim var: Gelin bugünden başlayarak hayatınızı birazcık değiştirin. Ay süper fikir, heyecanlandım.Size hayatı sağlıklı ve keyifle sürdürmenin bazı ipuçlarını aktaracağım. Eğer hayatı ıskalamak istemiyorsanız bir kez daha deneyin. Yaşam ve yaşlanma hakkındaki görüşler derinden değişiyor, neredeyse sessiz bir devrim gerçekleşiyor. Gelin bu "bahar temizliği"ne hayır demeyin. İnsan, "tamam, bu sefer yapıcam, söyle diyor...Hadi bakalım.
BU sabah gazetenizi elinize daha kahvaltıyı yapmadan aldıysanız, güne ılık bir bardak su içerek başlayın. Suyun içine birkaç dilim limon, birkaç yaprak nane atarsanız keyfiniz daha da artacaktır. Yok, kahvaltı faslı bitti. Ayrıca ılık su içemem ben, mümkün değil. Çok zor değil kabul ediyorum. Bilmem, belki içerim. Hadi bakalım...Bugünden itibaren kahvaltınızı da yavaş yavaş farklılaştırmaya başlayın. Kendinize her zamankinden farklı olarak ceviz, kayısı, meyveli yoğurt ağırlıklı bir kahvaltı hazırlayın. Meyveli yoğurdu hazır almak yerine, yarım yağlı bir yoğurdun içine taze meyve dilimleri koyarak sizin yapmasını tavsiye ederim. Ceviz, kayısı ve meyveli yoğurt bir kahvaltı değil bana göre. Hele yoğurda meyve katmak asla bana göre değil. Hatta korkunç bir fikir.
Eğer işiniz evinize yakınsa bugün işe yürüyerek gidin. Uzak bir yerde çalışıyorsanız, dolmuştan, otobüsten birkaç sokak önce inin, son 15-20 dakikalık bir mesafeyi yürüyerek gidin. İşe yürüyerek gidemem, gittiğim bir yerin de uzağına araba park edemem, bu doğal şartlar yüzünden mümkün değil. İş yerinizde herkese günaydın demeyi ve gülümsemeyi de ihmal etmeyin. Bugünün farklı bir gün olduğunu ve bundan sonra her şeyin daha farklı olacağını hissedin, hissettirin. İşinize daha bir keyifli sarılın. Dinlenme aralıklarında bilgisayara dalıp gitmek yerine, arkadaşlarınızla sohbet edin. Araştırmaların tümü işyerinde mutlu bir çalışma ortamı oluşturanların daha uzun ve sağlıklı yaşadıklarını gösteriyor. Bu maddeleri sevdim ama enteresan değil. Normal bir insan zaten böyle davranır.
Bugün öğle yemeğini sakın ofisinizde yemeyin! Hele hele masanızda yalnız başına yemek yemeyi asla düşünmeyin! Öğle yemeğini dostluklarınızı geliştirmek ve kendinizi ödüllendirmek için fırsat zamanlarına çevirin. Hafif ama güçlü protein kaynaklarına yönelin. Olanağınız varsa ızgara balık veya balık buğulama, haşlanmış ya da ızgara et-tavuk deneyebilirsiniz. Protein ihtiyacınızı karşılamak için peynir, yoğurt, hatta ayran bile iyi seçimlerdir. Öğle yemeklerinize ne yapın edin bir gökkuşağı salatası eklemeyi de ihmal etmeyin. Salatanızın içinde kırmızı-yeşil biber, havuç ve domates mutlaka olsun. İkinci bir yemek ısmarlayacaksanız o da zeytinyağlı olsun. Öğle yemeğinde alkol almayın. Alsanız bile bir kadeh şarap ile sınırlayın. Yemeği kısa kesip en yakın parkta biraz yürüyebilirseniz yatırımınızın değeri daha da artacaktır. E iyi de olmuyor öğlenleri öyle gökkuşağı salata, bi zeytinyağlı. Çalışıyoruz biz Osman beyciğim, Osmanbey'de çalışmıyoruz ama. Yurdumun belli satıhlarında iş yapıyoruz ve öğlenleri gökkuşağı salatası yapan yerler yok buralarda.
Bugün akşam işten çıkarken eve iş götürmeyin. Nasıl yani? Mail geliyor, bişey yazmam gerekiyor. Yazmayayım mı? o zaman nasıl para kazanacağım? Zamanınız varsa akşamüzeri de yine biraz yürümeyi ihmal etmeyin ya da eşinizle dışarıda bir yerde buluşup biraz sohbet etmeyi deneyin. Sohbetinize ekmek içi balık, peynirli ya da ton balıklı bir sandviç veya bir parça peyniri katık bile edebilirsiniz. Sohbet etmeyi denemek? Bu güldürdü beni. Sohbet edemiyoruz yani, denememiz lazım.
Akşam yemeğiniz hafif olsun. Bu akşam yemeği erken yemeye, yemekten önce biraz egzersiz yapmaya gayret edin. Akşam yemeğini eşiniz (ve dostlarınızla) hayatı paylaştığınız keyif zamanları haline getirmeyi unutmayın. Alkol almamak, alsanız bile abartmamak koşuluyla bu yemeği bazen biraz uzatmanızda fayda bile olabilir. Kötü haberleri izlemek, korku filmleri seyretmek, karmaşık siyasi senaryoların tartışıldığı programlarla ruhunuzu didiklemek yerine, eğlenceli bir film veya dizi izlemeyi tercih edin. Mutlaka televizyon izlemek zorunda da değilsiniz. Kitap okumak, eşinizle sohbet etmek, hatta sevişmek gibi (!) seçimler de var. Maddeler güzel de; haber izlemek, gündemi takip etmek gerekiyor. Bunu da bir zahmet es geçmeyelim.
Motivasyonun önemi
Yatmadan bir saat kadar öncesi alacağınız hafif bir duşun, dinleyeceğiniz keyifli bir müziğin, ruhunuza hediye edeceğiniz inanç yolculuklarının, huzur odaklanmalarının, gözünüzün önünden geçireceğiniz iyi ve güzel anıların size mükemmel bir uyku sağlayacağını da aklınızdan hiç çıkarmayın. Eh, katılmamak mümkün değil de her gün uygulamak zor. Zira insan yatağı zor buluyor kimi gün.
Bu yeniliklerin hiçbiri zor şeyler değil. Böyle bir sistemi binlerce farklı değişiklikle süslemeniz de mümkün. Bu değişiklikler sadece bir şeye bağlı: Motivasyon. Eğer isterseniz sadece başarmakla da kalmaz bu değişimleri kalıcı hale getirebilirsiniz.
Başta da söylediğim gibi sizi iyileştiren şeyler sadece yiyip içtikleriniz, verdiğiniz kararlar değildir. Sizi siz yapan temel faktörlerden biri ve belki de en önemlisi motivasyonunuz ve bunu sürdürme becerinizdir.
Gelin bu teklifi ciddiye alın. Ciddiye almakla da kalmayın hayatınızın bir parçası yapın.
Şimdi şöyle Osman Beyciğim; siz makul şeyler söylüyorsunuz tamam. Birçok sağlıklı yaşam gurusu çok daha abartılı reçeteler veriyor, ona da tamam. Ama sorun şu ki, en makul öneriler bile bazen biz "sıradan" bireyler için fazla abartılı olabiliyor. Hayatı öyle hafif hafif yaşamak hiç kolay değil, gülmek, erken yemek yemek, gökkuşağı salatası ısmarlamak, işe yürümek falan... Basit gibi görünen bu önerileri gerçekleştirmek bile kolay değil...
Öyle işte. Budur. Siz bloggerlar nasıl iyileştiriyorsunuz hayatınızı? Hazır bahar gelmişken neleri değiştirmeye çalışıyorsunuz? Ben bir sonraki yazıya bir iki madde yazabilirim gibi geliyor. Hadi dağılalım şimdi:)
Sağlıkta bahar temizliği zamanı
Bu sabah size iyi bir teklifim var: Gelin bugünden başlayarak hayatınızı birazcık değiştirin. Ay süper fikir, heyecanlandım.Size hayatı sağlıklı ve keyifle sürdürmenin bazı ipuçlarını aktaracağım. Eğer hayatı ıskalamak istemiyorsanız bir kez daha deneyin. Yaşam ve yaşlanma hakkındaki görüşler derinden değişiyor, neredeyse sessiz bir devrim gerçekleşiyor. Gelin bu "bahar temizliği"ne hayır demeyin. İnsan, "tamam, bu sefer yapıcam, söyle diyor...Hadi bakalım.
BU sabah gazetenizi elinize daha kahvaltıyı yapmadan aldıysanız, güne ılık bir bardak su içerek başlayın. Suyun içine birkaç dilim limon, birkaç yaprak nane atarsanız keyfiniz daha da artacaktır. Yok, kahvaltı faslı bitti. Ayrıca ılık su içemem ben, mümkün değil. Çok zor değil kabul ediyorum. Bilmem, belki içerim. Hadi bakalım...Bugünden itibaren kahvaltınızı da yavaş yavaş farklılaştırmaya başlayın. Kendinize her zamankinden farklı olarak ceviz, kayısı, meyveli yoğurt ağırlıklı bir kahvaltı hazırlayın. Meyveli yoğurdu hazır almak yerine, yarım yağlı bir yoğurdun içine taze meyve dilimleri koyarak sizin yapmasını tavsiye ederim. Ceviz, kayısı ve meyveli yoğurt bir kahvaltı değil bana göre. Hele yoğurda meyve katmak asla bana göre değil. Hatta korkunç bir fikir.
Eğer işiniz evinize yakınsa bugün işe yürüyerek gidin. Uzak bir yerde çalışıyorsanız, dolmuştan, otobüsten birkaç sokak önce inin, son 15-20 dakikalık bir mesafeyi yürüyerek gidin. İşe yürüyerek gidemem, gittiğim bir yerin de uzağına araba park edemem, bu doğal şartlar yüzünden mümkün değil. İş yerinizde herkese günaydın demeyi ve gülümsemeyi de ihmal etmeyin. Bugünün farklı bir gün olduğunu ve bundan sonra her şeyin daha farklı olacağını hissedin, hissettirin. İşinize daha bir keyifli sarılın. Dinlenme aralıklarında bilgisayara dalıp gitmek yerine, arkadaşlarınızla sohbet edin. Araştırmaların tümü işyerinde mutlu bir çalışma ortamı oluşturanların daha uzun ve sağlıklı yaşadıklarını gösteriyor. Bu maddeleri sevdim ama enteresan değil. Normal bir insan zaten böyle davranır.
Bugün öğle yemeğini sakın ofisinizde yemeyin! Hele hele masanızda yalnız başına yemek yemeyi asla düşünmeyin! Öğle yemeğini dostluklarınızı geliştirmek ve kendinizi ödüllendirmek için fırsat zamanlarına çevirin. Hafif ama güçlü protein kaynaklarına yönelin. Olanağınız varsa ızgara balık veya balık buğulama, haşlanmış ya da ızgara et-tavuk deneyebilirsiniz. Protein ihtiyacınızı karşılamak için peynir, yoğurt, hatta ayran bile iyi seçimlerdir. Öğle yemeklerinize ne yapın edin bir gökkuşağı salatası eklemeyi de ihmal etmeyin. Salatanızın içinde kırmızı-yeşil biber, havuç ve domates mutlaka olsun. İkinci bir yemek ısmarlayacaksanız o da zeytinyağlı olsun. Öğle yemeğinde alkol almayın. Alsanız bile bir kadeh şarap ile sınırlayın. Yemeği kısa kesip en yakın parkta biraz yürüyebilirseniz yatırımınızın değeri daha da artacaktır. E iyi de olmuyor öğlenleri öyle gökkuşağı salata, bi zeytinyağlı. Çalışıyoruz biz Osman beyciğim, Osmanbey'de çalışmıyoruz ama. Yurdumun belli satıhlarında iş yapıyoruz ve öğlenleri gökkuşağı salatası yapan yerler yok buralarda.
Bugün akşam işten çıkarken eve iş götürmeyin. Nasıl yani? Mail geliyor, bişey yazmam gerekiyor. Yazmayayım mı? o zaman nasıl para kazanacağım? Zamanınız varsa akşamüzeri de yine biraz yürümeyi ihmal etmeyin ya da eşinizle dışarıda bir yerde buluşup biraz sohbet etmeyi deneyin. Sohbetinize ekmek içi balık, peynirli ya da ton balıklı bir sandviç veya bir parça peyniri katık bile edebilirsiniz. Sohbet etmeyi denemek? Bu güldürdü beni. Sohbet edemiyoruz yani, denememiz lazım.
Akşam yemeğiniz hafif olsun. Bu akşam yemeği erken yemeye, yemekten önce biraz egzersiz yapmaya gayret edin. Akşam yemeğini eşiniz (ve dostlarınızla) hayatı paylaştığınız keyif zamanları haline getirmeyi unutmayın. Alkol almamak, alsanız bile abartmamak koşuluyla bu yemeği bazen biraz uzatmanızda fayda bile olabilir. Kötü haberleri izlemek, korku filmleri seyretmek, karmaşık siyasi senaryoların tartışıldığı programlarla ruhunuzu didiklemek yerine, eğlenceli bir film veya dizi izlemeyi tercih edin. Mutlaka televizyon izlemek zorunda da değilsiniz. Kitap okumak, eşinizle sohbet etmek, hatta sevişmek gibi (!) seçimler de var. Maddeler güzel de; haber izlemek, gündemi takip etmek gerekiyor. Bunu da bir zahmet es geçmeyelim.
Motivasyonun önemi
Yatmadan bir saat kadar öncesi alacağınız hafif bir duşun, dinleyeceğiniz keyifli bir müziğin, ruhunuza hediye edeceğiniz inanç yolculuklarının, huzur odaklanmalarının, gözünüzün önünden geçireceğiniz iyi ve güzel anıların size mükemmel bir uyku sağlayacağını da aklınızdan hiç çıkarmayın. Eh, katılmamak mümkün değil de her gün uygulamak zor. Zira insan yatağı zor buluyor kimi gün.
Bu yeniliklerin hiçbiri zor şeyler değil. Böyle bir sistemi binlerce farklı değişiklikle süslemeniz de mümkün. Bu değişiklikler sadece bir şeye bağlı: Motivasyon. Eğer isterseniz sadece başarmakla da kalmaz bu değişimleri kalıcı hale getirebilirsiniz.
Başta da söylediğim gibi sizi iyileştiren şeyler sadece yiyip içtikleriniz, verdiğiniz kararlar değildir. Sizi siz yapan temel faktörlerden biri ve belki de en önemlisi motivasyonunuz ve bunu sürdürme becerinizdir.
Gelin bu teklifi ciddiye alın. Ciddiye almakla da kalmayın hayatınızın bir parçası yapın.
Şimdi şöyle Osman Beyciğim; siz makul şeyler söylüyorsunuz tamam. Birçok sağlıklı yaşam gurusu çok daha abartılı reçeteler veriyor, ona da tamam. Ama sorun şu ki, en makul öneriler bile bazen biz "sıradan" bireyler için fazla abartılı olabiliyor. Hayatı öyle hafif hafif yaşamak hiç kolay değil, gülmek, erken yemek yemek, gökkuşağı salatası ısmarlamak, işe yürümek falan... Basit gibi görünen bu önerileri gerçekleştirmek bile kolay değil...
Öyle işte. Budur. Siz bloggerlar nasıl iyileştiriyorsunuz hayatınızı? Hazır bahar gelmişken neleri değiştirmeye çalışıyorsunuz? Ben bir sonraki yazıya bir iki madde yazabilirim gibi geliyor. Hadi dağılalım şimdi:)
Pazartesi, Mart 30, 2009
yorgun
şimdi de yorgunluktan bitap haldeyim. işler böyle üstüste gelir bende.
akşamüstü gelir gelmez ayakkabıları fırlatıp kendimi kanepeye attım. normal şartlarda dört dakika falan durabilirim yerimde. hele böyle güneşli bir günde... normal bir günde balkona çıkıp çiçekleri sular, sonra mutfağa dalar, ardından başka odalara gider, örneğin bir kitap karıştırıp tekrar kanepeye oturur, sonra dört dakika sonra yine kalkardım.
ama ııh, kalakaldım. kuzunun gelmesine 35 dakika vardı, hesapladım. gözlerimi kapattım, sonra korkup açtım. ya uyuyakalırsam diye endişelendim yani.
sonra kuzuyu beklemek için kapı önüne çıktım. evrenden torpilim var'ı düşündüm. onu düşününce şükretmem gereken şeyleri bir bir saydım içimden. gereken demeyelim de şükrettiklerim diyelim. en basit şeyleri bile saymak lazım; insanı kendine getiren, enerjisini birden yükselten onlar çünkü. bugün hava güzel diye, kapının önünde duran bir arabam var diye bile şükür şeklinde...
işte o enerjiyi artırıyor, artırdı. kızım neşeyle indi minibüsten. ben daha da neşe doldum. ben neşe dolunca o daha da neşelendi. ne şahane...
yorgunum, kıpırdayacak halim yok ama iyiyim...
:)size bir gökkuşağı gönderiyorum.
Pazartesi, Mart 09, 2009
Pazar, Şubat 22, 2009
bugün..
kahvaltı bitti.
kahve içilecek- ece
ödev yapılacak- elvin
bulaşık makinesi boşaltılacak- ece
okul çantası hazırlanacak- elvin
güzel yazı defteri alınacak- ece ve elvin
sokaklarda azıcık vakit geçirilecek- ece ve elvin
yemek yapılacak- ece
pc oyunları yarım saat oynanacak- elvin
banyo yapılacak- elvin
yemek yenecek- ece ve elvin
uyku- ece ve elvin
kliasik bir pazar... bahar gelsin! rutin kırılsın.
kahve içilecek- ece
ödev yapılacak- elvin
bulaşık makinesi boşaltılacak- ece
okul çantası hazırlanacak- elvin
güzel yazı defteri alınacak- ece ve elvin
sokaklarda azıcık vakit geçirilecek- ece ve elvin
yemek yapılacak- ece
pc oyunları yarım saat oynanacak- elvin
banyo yapılacak- elvin
yemek yenecek- ece ve elvin
uyku- ece ve elvin
kliasik bir pazar... bahar gelsin! rutin kırılsın.
Salı, Şubat 17, 2009
bir mucize bekliyorum
türkiye kasım ayı itibarıyla işsizlikte dünya dördüncüsü olmuş. freelance çalışan biri olarak o işsizlerden biri de benim, malum akşam yazıları biteli çok oluyor, düzenli para kazandığım tek iş de oydu. şimdi edit ettiğim dergiler de ilansızlıktan hep ileri tarihe atıyorlar yeni sayıları, bu durumda ya bir anda deli gibi işim oluyor ya da hiç işim olmuyor.
işsizlik çok kötü. insan kendini işe yaramaz hissediyor. bir de yaratıcı işlerle uğraşan biriyseniz durum sanki biraz daha vahim. öteki türlüsünde açarsınız ilanları, muhasebecisinizdir, bakarsınız muhasebeyle ilgili ilanlara. yaratıcı mesleklerde bu işsiz kalma durumu insanı ambale ediyor, doğruya doğru...
bir kere yeni bir yaratıcı faaliyet bulmak üzere kıvranıyor oluyorsunuz. yazarsanız "yazayım" diyorsunuz, e iyi de ne yazacaksınız? birdenbire olabilen şeyler değil bunlar... veyahut bir proje oturtmaya çalışıyorsunuz kafanızda falan filan. sıkıcı ve üzücü vesselam...
"mucize" dedim çünkü benim şu sıra iş bulmam mucizelere, çekim yasalarına, secret'lara şunlara bunlara bağlı. ona karar verdim.
bundan yıllar yıllar önce ilk kitap yayınlandığı sırada kızım da daha bebekken şaşkın ördek gibi dolaştığım bir zaman dilimi vardı... işimden sıkılmıştım ve bir proje geliştirmiş, o hayalin peşinden koşuyordum.
evde bir bebek, gitmem gereken bir iş ve ben girişimcilik kurslarında... pek de atak ve enerjik biri değilimdir, fena halde sıkılıyordum. "bu mudur? yapabilir miyim? nerden kalkıştım bu işe? batar mıyım? şirket kurmak kim, ben kim?" gibi sorularla boğuşurken ve yine o kursun çay molasında sigara üstüne sigara içerek "kaçıp gitsem mi şuradan? işten de istifa etsem mi?" diyerek delirme durumlarında ve üşürken cep telefonum çaldı.
"radikal gazetesi'nden arıyoruz" dediler. herhalde kitapla ilgili bir şey dedim içimdem... kitap ekinde bir sayfalık nefis bir tanıtım da çıkmıştı bir iki hafta önce. onunla ilgili bir durumdur diyerek beklemeye başladım. "cem erciyes görüşecek" dediler, kitap ekinin başındadır cem bey...
cem bey bana "kitap ekinde yazar mısın?" dedi konuya acilen girerek, "çocuk kitapları tanıtmanı istiyoruz" dedi. hemen atladım, balıklama daldım hatta ve hayatıma yeni bir amaç kattım. o güne dek sadece yerel gazetelerde yazmıştım. böylelikle cem erciyes sayesinde hayatımın "ulusal gazete" sayfasını açtım.
çok uzun süre yazdım onlara. sabah'a, sonra da akşam'a geçene kadar.
sabah ve akşam hikayeleri de ayrıdır. başka bir gün anlatırım.
ama şuradan geldim konuya.
bir mucize bekliyorum yine acilen.
aynı şaşkın ördeğim şimdi yıllar sonra. başa döndüm.
cep telefonum çalsın ve....
not. fotoğraf biraz huzur için...
işsizlik çok zor...
Pazartesi, Ocak 26, 2009
ece'den bir blog daha
ciddi bir yemek kitabı okuyucusuyum ben... eski kitapları bulmak kolay değil; ben nerede bulsa toplayanlardanım ama...
iyi yemek yapamam ama iyi yemek kitabı biriktiririm...
ilginç olur diye düşündüm... bir tık
iyi yemek yapamam ama iyi yemek kitabı biriktiririm...
ilginç olur diye düşündüm... bir tık
Pazar, Ocak 25, 2009
Pazartesi, Ocak 19, 2009
eski bir yazı... şu an için pek uygun
Ah yazamıyorum. Neler neler yaptım bugün yazmamak ya da yazabilmek için (ikisi de aynı kapıya çıkıyor)... Fesleğenler kokladım, saksıları boyadım, bilmediğim bir tatlıyı yaptım, odalara gittim geldim, giysilerimi katlayıp yerleştirdim. Bir kahve içtim sonra, derin derin düşündüm, ne yazacağımı bulmaya çalıştım.
Sevdiğim müzikleri dinledim sonra, esin perileri gelsin diye onca saat oturdum yerimde. Telefon çalsın da kalkayım istedim ekran başından. Nitekim terliklerime baka baka, sonra dışarıdaki güneşi özleyerek kalakaldım yine. Neden içeride olduğumu bilmeyerek, dışarı çıkabilme lüksüm olduğundan emin olarak ama yine de oturarak kaldım. msn’de arkadaşlarıma ikonlar yolladım, defalarca postalarımı kontrol ettim. Dışarıda, çim biçen adama baktım, sonra kalkıp televizyonu açtım. Gündüz vakti, başka birilerinin televizyonu gibiymiş geliyor bana bu meret, bana yayın yapmıyor da, yanlışlıkla başkasının yayını bana (b)ulaşmış gibi, baktım umutsuzca, çok sıkılarak, yüzümü ekşiterek...
Kapattım tabii sonra. Yazı yazmalı. Yazmalı evet, evden de çıkılabilir, insan kendini pekala bir banka atıp kitap okuyabilir, olmuyor ama, olmadı yani. Durdum öyle. Cezalı gibi. Evimdeki eşyaları ilk kez görüyormuşçasına baktım bir ara, bir ara “hayata” baktım. Yani şu dakikaya, tam şu an’a. Olabiliyorsa, yapabildiysem yani, dışarıdan baktım önce eve, sonra kendime. “Bugün nasılsız bakalım” dedim, “afiyetteyizdir inşallah”. Sonra dedim ki yazı yazamayan kendime, yahu yazamamak hali senin yılda en az bir kere yoklar, illa da yazarsın yazamamayı, bari getir yan yana şu on “yazamama” yazısını (var mıdır o kadar?) bir kolaj yap, en iyilerden bir demet....
“Yazı yazamamayı anlatmanın da bir adabı olmalı ki Robert Pinget’in Yazamamak diye kısacık bir kitabı var, onu mu okumalı bir ara yeniden, ne diyordu o sahi?” diyerek kıvrandım bir ara... Yazamadım tabii, kalkıp kitabı da bulamadım, zira karmakarışık bir kitaplık benimkisi. Bana faydadan çok zararı olan bir organizma gibi hatta. Bir kitabı çekersen diğer hepsi üzerine yığılıverecekmiş gibi bir sıkıntı hali, hepsi üzerime düşecekse ne yapayım onca kitabı ben?
Enis Batur’un nefis bir yazısını kestim geçen gün “Okumak, Sıraya Koymak” başlıklı. “(Okurun) Okumak istediği kitaplar, okuyabileceklerinden kat be kat fazladır. Okur, sonuçta yetişemeyen, yaşı ilerlerken yetişemeyeceğini öğrenen, bu gerçeği kendine zulüm aracı haline getirmekten her vakit kurtulamayan kişidir." diyor Batur. Ah evet, sıralamaya koymak da yeterli değil Batur’un yazıda dediği gibi. Doğru bir sıralama çünkü, görece bir kavram, nasıl da değişken... Dolayısıyla, tesadüflerin yol gösterdiği bir okuma biçimi geliştirdim ben, tıpkı bir kitapçıya gitmiş gibi uğruyorum kitaplarla dolu odaya. Şöyle, elim belimde bakıyorum hepsine, derken çekiyorum birini raftan. Kitabın arkasına göz atıyorum, “hımm, okuyayım bari” diyorum. Para vermeyecek olmanın dayanılmaz rahatlığıyla çıkıyorum odadan. Öyle yani durum. Sıra yazmaya gelince, evet kitaplar hakkında yazabiliyorum... Ama işte okur, belli ki bugün hiçbir şey hakkında yazamıyorum...
Perşembe, Ocak 15, 2009
Çarşamba, Ocak 14, 2009
ekşisözlük'ten "ece arar" maddesi
görmemişim bunu ben... bugün gördüm.
"ece'nin hamilelik günlüğü adında kendi hamileliğini eşzamanlı olarak anlattığı bir kitabı vardır. hamile kalmaya karar verme sürecinden mayorka adasında hamile kalmak için kasmasına, hamilelikle ilgili öğrendiği her türlü bilgiden bunları babasıyla dahi sakin-rahat paylaşmasına kadar tüm detayları yazmıştır.
samimi ve eğlenceli bir yazım üslubuna sahiptir, hamilelik süreci geçiren arkadaşlara üzerlerindeki panik-depresif havayı atmaları açısından tavsiye olunur. " - mavigömlek
ne güzel yazmış, sağolsun....
"ece'nin hamilelik günlüğü adında kendi hamileliğini eşzamanlı olarak anlattığı bir kitabı vardır. hamile kalmaya karar verme sürecinden mayorka adasında hamile kalmak için kasmasına, hamilelikle ilgili öğrendiği her türlü bilgiden bunları babasıyla dahi sakin-rahat paylaşmasına kadar tüm detayları yazmıştır.
samimi ve eğlenceli bir yazım üslubuna sahiptir, hamilelik süreci geçiren arkadaşlara üzerlerindeki panik-depresif havayı atmaları açısından tavsiye olunur. " - mavigömlek
ne güzel yazmış, sağolsun....
Perşembe, Aralık 25, 2008
kar mar
elvin servisle döndü eve. pek "karşı"ydı servis fikrine; böylelikle bunu aşmış oldu. kar bu işe yaradı bari.
"meğer" dedi, "eğlenceliymiş servis işi". benim her gün elvin'i okula bırakıp akşamları da almama şaşıran pekçok insan var. servisle gelince elvin dün, bu işin hakikaten daha kolay olduğunu ben de kendi gözlerimle idrak etmiş oldum:)) hızımı alamadım, kar bahanesiyle sabah da servisle gönderdim. eve döndüğümde çayım hala sıcaktı. yav, ne kolaylıkmış bu...
yalnız şöyle bir sorunum var, on dakika soğukta kalayım, beynim oyuluyor gibi ağrıyor. buna dünden beri bir de böbrek ağrısı eklendi. zannedersem böbrek tabii, bilemiyorum, arkada bir yerler. sağlı sollu bir ağrı.
şimdi hem beynim oyuluyor, hem o ağrı mevcut. hadi bana "şunu yap, geçer" diyin...
ha bir de çocuklaçocuk'un nefis yılbaşı süslerine bakın, el emeği, hem kolay, hem de zevkli. çocuklarla yapmak için harika bir meşgale ayrıca.
bir de ne diyeceğim, eskiden dolaşır dururduk yılbaşı hediyeleri için değil mi? şimdi böyle hava da beter olunca insan çökeyim bilgisayarın karşısına, ona şunu, buna bunu alayım diyor. demiyor mu? her şey var ne de olsa... tabii hediyeyi dokunarak, zahmetle seçmek gibisi yok ama... ne bileyim, biraz böyle olmadık mı, pc başında yemek yiyen, kitabını, hediyesini de ıradan ısmarlayan, yemek tarifi bulan falan... bilemedim... aldınız mı siz yılbaşı hediyelerinizi?
ben hiçbir şey almamış olmanın paniğindeyim de şu an...
"meğer" dedi, "eğlenceliymiş servis işi". benim her gün elvin'i okula bırakıp akşamları da almama şaşıran pekçok insan var. servisle gelince elvin dün, bu işin hakikaten daha kolay olduğunu ben de kendi gözlerimle idrak etmiş oldum:)) hızımı alamadım, kar bahanesiyle sabah da servisle gönderdim. eve döndüğümde çayım hala sıcaktı. yav, ne kolaylıkmış bu...
yalnız şöyle bir sorunum var, on dakika soğukta kalayım, beynim oyuluyor gibi ağrıyor. buna dünden beri bir de böbrek ağrısı eklendi. zannedersem böbrek tabii, bilemiyorum, arkada bir yerler. sağlı sollu bir ağrı.
şimdi hem beynim oyuluyor, hem o ağrı mevcut. hadi bana "şunu yap, geçer" diyin...
ha bir de çocuklaçocuk'un nefis yılbaşı süslerine bakın, el emeği, hem kolay, hem de zevkli. çocuklarla yapmak için harika bir meşgale ayrıca.
bir de ne diyeceğim, eskiden dolaşır dururduk yılbaşı hediyeleri için değil mi? şimdi böyle hava da beter olunca insan çökeyim bilgisayarın karşısına, ona şunu, buna bunu alayım diyor. demiyor mu? her şey var ne de olsa... tabii hediyeyi dokunarak, zahmetle seçmek gibisi yok ama... ne bileyim, biraz böyle olmadık mı, pc başında yemek yiyen, kitabını, hediyesini de ıradan ısmarlayan, yemek tarifi bulan falan... bilemedim... aldınız mı siz yılbaşı hediyelerinizi?
ben hiçbir şey almamış olmanın paniğindeyim de şu an...
Cumartesi, Aralık 13, 2008
tatil bitti mi şimdi
aslında biliyorsunuz; bana her gün tatil/ deliye her gün bayram. evden çalışında gece veya gündüz farkı bile yok. dolayısıyla dokuz günlük bir tatil benim için elvin'in daha çok yanımda olduğu bir zamandan başka bir şey değil. kuzucukla gitmeyi sevdiğimiz bir sürü yere gittik ilk iki gün. pizza, dondurma keyifleri, ardından kahve ve market alışverişleri; klasik rutinimiz...
sonra elvin babasıyla, ben istanbul'da.
geldik, yine biraz kendimizi sokaklara attık. bugün cumartesi. çizgi film hali, ev hali.
bir yerlere gitmek her zaman güzel ama evde olmak da çok güzel... yedincioda "umarım iyi geçmiştir tatiliniz" demiş, evet, sahiden güzeldi.
alain de botton'un yeni kitabı alındı mı bakayım? her eve lazım...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

