teknoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
teknoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Salı, Ekim 05, 2010

Teknoloji Bağımlılığı

Bazen teknolojiye bağımlı mıyım diye düşünüyorum. Ama yok, Türkiye’ye gelen ilk IPhone 4’ü alabilmek için fellik fellik araştırma yapan, sonra gidip kapısında bekleyen biri olamam, bu bana göre değil. Yine de IPhohe’um olsa mı acaba diyen bir kimseyim, anteni çekiyordu çekmiyordu yazılarını niye okuyorum diye kendime soruyorum. Peki IPad? Ne hoş görünüyor değil mi? Kitapları bir de bu şekilde okumak iyi olmaz mıydı? Bir IPad’im yokken idefix ve amazon’daki e-kitapları ve fiyatlarını incelememe ne demeli?

Bir plazma tvsi olmayanlardanım ama ben. 8Dün aldık bir tane...) MTV’nin Crips diye bir programı var; ünlü ve zenginlerin evlerine konuk olunuyor. Bakın orada beyzbolcu bir adam şöyle demişti; “Evinde bir plazma tv’in yoksa sen bu hayatta bir looser’sın(kaybeden)… Hayda, bir looser olmadığım kalmıştı.

Ama bir dijital fotoğraf makinesinin arkasından epeyce koşmuşluğum da var, hangisini alsam, slr’lar pek pahalı ama hayır, kesin slr olsun diyerek… Hem sonra daha kimseciklerde yokken 1996 yılında ilk dizüstü bilgisayarı kapıp yüksek lisans yaptığım İngiltere’ye götürmüşlüğüm de var. Oradan mı alsaydım? Galiba aklım kimi zaman tersine işliyor. Derken yıllar sonra şu mini mini laptoplara da bir hayaran oldum ki sormayın; birden kullandığım daha da ağır ve büyük gelmeye başladı gözüme.

Hem minicik bir tane alırsam her yere götürebilir, her yerden yazılarımı yazabilirdim. Demek ki neydi? Bu bir ihtiyaçtı. Öyle öyle gidip pek sevimli, hala da hakikaten çantama atıp her yere götürdüğüm mini laptopumun ardından dururum sandım.

Olmadı.

Şimdi kesinlikle bir Flip Hd istiyorum. Minicik bir alet o da; görüntü kalitesi süper olan mini bir kamera. Kesinlikle bir ihtiyaç, at cebine çık dışarı, çekecek çok şey var zira. Onu da aldım mı hız keserim gibi geliyor, varsın olmasın plazmam, ne de olsa bir tv delisi değilim. Sonra IPhone 4 okumalarımı kesmek, bu telefon işinden uzak durmak ve teknoloji bağımlısı olup olmadığımı sorgulamaya gerek kalmadan yaşamak da istiyorum. Ama şu Flip HD’yi bir aldım mıydı… Süper olacak!

Çarşamba, Haziran 02, 2010

DAKTİLO, PC VE HAYAT


Facebook, Twitter olmadan hayat daha mı iyiydi? Daha da geriye gidelim, internet de yoktu. Cep telefonu yoktu, cep telefonu… Ama yaşıyorduk işte. İşlerimizi de yapıyorduk. Ama sanki şimdi cep telefonumuz olmasa işlerimizi halledemeyiz gibi şimdi, size de öyle geliyor değil mi?

Oysa biriyle buluşacaksak bir gece öncesinden haberleşirdik, saatler verirdik, “sakın geç kalma” derdik. Buluşma yerine giden bekler de beklerdi… Nasılsa gelir, gelecektir diyerek… Okuldaysak arabaların camlarına notlar bırakırdık, “Dersten çıkınca bir yere kaybolma, sinemaya gideceğiz” yazardık mesela. Cep telefonumuz yoktu ama not kâğıtlarımız, kalemlerimiz her daim hazırdı. Üniversite zamanlarında evi arayıp da bulamazlar, bizi merak ederler diye ailelerimizi gece dışarı çıkmadan arardık, eh sonra, ertesi güne kadar konuşamama ihtimaliyle nasıl uyurdular şimdi bilemiyorum…

Mini minilerin bile cep telefonu var bugünlerde. Okuma yazma bilmeyenler google’dan aradıkları oyunları bile bulabiliyorlar. Tüm elektronik aletleri şıp diye öğreniyorlar, bir şeyi bir kere anlatmak yetiyor da artıyor onlara. Büyül olasılıkla yeni kuşaklar beyinlerde bu elektronik bilgiyle doğuyorlar…

Oysa “bilgisayar” denen şey nasıl da uzak, nasıl da korkutucuydu bizim için bir zamanlar… Üniversite yıllarında evimizde bilgisayarımız yoktu ama okulda bilgisayar dersimiz vardı mesela. Ben acayip korkardım o dersten, haftada bir saatti ama ayaklarım geri geri giderdi. “ne yapayım bilgisayar dersini?” derdim içimden, öğrendiklerim bana ne zaman lazım olacak ve NİYE lazım olacak… Gerçi şimdi bile fikrim olmayan şeyler öğreniyorduk, MS-DOS yazılımları ve bir araya gelip de benim anlamadığım bir şeyler olan harfler, komutlar… Nasıl geçti zaman, nasıl?

Ah ben daktiloyla haber yazılana zamanlara da yetiştim , yaşım mı çıkacak şimdi ortaya? Önümüzde daktilomuz, masamızda bir adet telefonumuz vardı. Bolca samanlı kâğıdımız bir de… Habere gider, dönüşte daktilomuzla buluşurduk. Çat çat samanlı kâğıtlara haberimizi yazar, yanlış basılan harflerin üstüne “x” atar, çarpılardık. Sonra kâğıt ziyan olmasın diye de çaba harcardık. Haberin olduğu kısmı keser haber şefine götürürdük. Kalan kâğıdı da yeni bir haberde değerlendirirdik… Sonra bilgisayar geldi ve sanki hayat birdenbire hızlandı.

Sanki işler, hayat kolaylaştı ama size de öyle gelmiyor mu, yıllar galiba daha hızlı akmaya başladı…