kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Aralık 09, 2010

Arka Koltuktaki Kız

Françoise Dorner “Arka Koltuktaki Kız” romanıyla 2004 Goncourt İlk Roman Ödülü’nü almış. Şaşmamalı… Kitaba başladığınız an ile sonu arasındaki ara pek uzun olmuyor. Nina, eşi Roger ile bir kiosk işletiyor. Roger ile tanıştıkları yer de bir kiosk. Heyecansız, sıradan bir tanışmanın ardından, sıradan bir hayatın yaşandığı bir evliliğin içinde buluyor kendini Nina. Sürprizleri hiç sevmeyen, konuşmayan, karısıyla ilgilenmeyen, ancak onun da sürekli çalışmasını ve eve gidince ev işlerine gömülmesini, evi süpürmesini, yemeğini hazırlamasını isteyen ve uzun zamandır karısına adıyla bile seslenmemiş olan Roger ile evliliğini sorgulamaya başlayan Nina’nın kitabı bu. Bir kez, her şeyin bittiğini anladığı andan itibaren Nina da değişmeye başlıyor. Bir yanda alevlendirmeye çalıştığı evliliği (kocasının ilgisini çekmek için yeni gecelikler), bir yanda kadın olduğunu hissetmek için tesadüfen tanıştığı adamlarla kurduğu ilişkiler…

Nina kioskta kadın dergilerinde okuduklarını kendine uygulayadursun (orkide kokulu bir parfüm, en iyisinden bir maskara), Roger karısındaki değişimleri bir bir not etmekte hafızasına, ama bunu belli etmiyor…

Derken Roger karısının hediye ettiği evdeki sinema sistemini hiçe sayıp da gizli gizli sinemaya giderken, Nina kocasını kendisi olarak etkilemeyemediğinden, başka biri olarak ona ulaşmayı kafaya koyuyor. Sinema karanlığında Çinli bir kadın şimdi o, peruğu, kıpkırmızı ruju, daracık pardösüsüyle başka biri… Roger günden güne bu kadına bağlanırken, Nina günden güne yaptığından pişman, kendi yarattığı kadını kıskanmakta…
Eh, devamı size kalsın… Ama konuyu, sonunu falan boş verin, Dorner’in içtenliğine siz de benim gibi ayakta alkış tutun. Birkaç sözcüklük tümcelerinde sıradan evlilikleri ifşa edişine siz de hayran olun… Okumayan kalmasın… (Arka Koltuktaki Kız, Françoise Dorner, Çeviren: Aysen Özışık, Dharma Yayınları)

Pazartesi, Kasım 01, 2010

Babamın Ettiği B*ktan Laflar...

Bir kere Justin Halpern’in “Babamın Ettiği B*ktan Laflar” isimli kitabına sadece küfürlü konuşan bir babanın acayip sözleri diye bakmamak lazım. En azından benim kitabı merak etmemdeki neden asla bu olmadı. Halpern’in yeni çağda tüm dünyada hızlı bir şekilde tanınıp, kitap anlaşmasından dizi sözleşmesine giden bir yolu vardı ve asıl ilgi çeken de benim gözümde bu oldu. 29 yaşındaki Justin pek de bir baltaya sap olamamış bir vaziyette, hayatı birazda karmaşık bir al aldığı sıralarda bir twitter hesabı açıyor. Kız arkadaşından yeni ayrılmış, işi yok, aile ocağına geri dönmüş vesaire. Evde “evlere şenlik” bir baba var. Akıllı, e biraz yaşlı ve sözünü esirgemeyen bir baba…

Justin ne zaman babasının söylediklerini arkadaşlarına aktarsa “Bu çok iyiymiş, bunu yaz” gibi tepkiler almış muhtemelen. “Shit My Dad Says” isimli twitter hesabını alması da bu yüzden. Birkaç takipçiyle başlayan yolculuk binlerce takipçiye kısa sürede ulaşıyor ve birden “Babamın Ettiği B*ktan Laflar” bir internet fenomenine dönüşmesine yol açıyor Halpern’ın. Sonra kitap teklifi geliyor.

Halpern kitapta doğru olanı yapmış; eğer sadece babasının ettiği laflardan oluşsaydı bu kitap, hiçbir işe yaramazdı… Hem babayı, hem de Justin’i tanımamış olsaydık olmazdı. Bu yüzden Justin kitabı yazarken çocukluğundan beri süregelen hikayeleri toparlamış, hem de tabiri caizse bu b*ktan lafları aralara serpiştirmiş.

Açıkçası muhteşem bir babası var. Her eve lazım cinsten. Küfürlü konuşmasını es geçersek( hiç sevmem küfürlü konuşmaları) her cümlesinde bir hayat dersi var. Kimi zaman acımasız görünse de aslında hep oğlunu koruyan, kollayan, daha iyisini başarması için yüreklendiren bir üslup onunkisi. Kitabın ve bu cümlelerin başarısı olumsuz gidi görünen bir ifade biçimiyle aslında tamamen olumlu mesajlar veriyor olması; tezatın büyüsü denebilir hatta.

Çocuğuyla iletişim kurmayan, gayret bile göstermeyen ebeveynlerin olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Küfürle de olsa çocuğuna yol gösteren bir baba bulmuşuz, kaçırmayalım, okuyalım. Diziyi de merakla bekleyelim derim ben. Kitap Resif Kitap’tan taze çıktı, Anıl Bilge çevirdi. Baskısı yenilendi bile. Hadi bakalım!

Salı, Ekim 19, 2010

Dünyayı Kurtaran Çocuklar

“Gelin Dünyamızı Kurtaralım”ı sadece bir çocuk kitabı olarak nitelemek imkansız. Öyle olsa bile içinde hepimizin öğreneceği ve elbette dünyamızı kurtarabilmek üzere yapabileceği pek çok faydalı öneri var. Jacquie Wines tarafından yayınlanan ne nefis resim ve grafiklerle süslü bu kitap iki yıl önce İnkılap Yayınları’ndan çıkmış( umarım yeni baskılar yapmıştır).

Wines çocuklara “Dünyamızı kurtarmak senin elinde” diyerek çevreci birçok öneri sıralıyor kitabında. Dünyanın geleceği ile ilgili “fark yaratmak” sahiden de mümkün. Bakın önerilerden birkaçı şöyle mesela; “Stand-by konumunda bırakılan bir renkli televizyonun, o an, açıkken harcadığı elektriğin % 85’i kadar elektrik harcadığını biliyor muydunuz?”. Yani milyonlarca lira para boşuna harcanan enerjiye gidiyorken yapmamız gereken şey tasarruf! Yumuşatıcı kullanmayın, az kirlileri soğuk suyla yıkayın, aspiratör kullanmak yerine camları açın, kurutma makinesi yerine çamaşırlarınızı asarak kurutun gibi önerilerin sıralandığı kitap aynı zamanda örneğin sera gazlarının dünyamıza zararını da anlatıyor.

Kuş evi yapmaktan balkon ve bahçemizde sebze yetiştiriciliğine, minik göller oluşturmaktan deterjan yerine doğal malzemelerin kullanımını teşvike kadar pek çok faydalı bilgi veren kitabı okuyan çocukların büyükleri yönlendireceğine garanti gözüyle bakabiliriz. Zira bizim bilmediğimiz pek çok şeyi öğrenmiş olacaklar ve bu da inanın büyük bir mutluluk.

Alışveriş bölümünde çocuklara alışveriş listelerinin öneminden bahseden yazar “Meyve suyu içmek yerine meyve yiyin. Çabuk hazırlanan ve tüketilen gıdalardan uzak durun. Enerjiyi boşa harcamayan aletler kullanın” gibi önerilerde bulunuyor. Geri dönüşümle ilgili bölümün yanı sıra hayvanları kurtarmakla ilgili bölümüyle de kitap dikkat çekiyor. “Gelin Dünyamızı Kurtaralım” sevimli yazım diliyle ve içeriğiyle her çocuğun evinde, elinde bulunması gereken bir kitap. Böylesi kitaplara çok ihtiyacımız var.

Çarşamba, Ekim 06, 2010

New York New York



Birkaç küçük işaret beni New York kitaplarına götürdü. Alain de Botton Seyahat Sanatı isimli kitabında seyahati beş bölüme ayırıyor; kalkış, nedenler, doğa, sanat ve dönüş. Hepimiz için seyahat kavramı tam anlamıyla bu beş maddeden oluşmasa da Alain de Botton’un tespitlerine katılmamak olanaksız. “Seyahatin bize sunduğu gerçekliğin, beklentilerimize hiçbir zaman denk düşmediği fikrine az çok aşinayız.” diyor Botton. Botton, yeni yerlere daima tevazuyla yaklaştığımızı, kendi yaşadığımız çevreyi ise ilk başta tanımaya gayret ettiğimizi ama daha sonra bunun için hiç çaba harcamadığımızı söylüyor kitabında. Oysa seyahat etmek yazara göre kalıplaşmış fikirlerimizden kurtarıyor bizi, her şeyi yakından incelemek istiyoruz başka bir yerdeyken... (Sel Yayıncılık)

Serdar Turgut’un, Şahsi bir New York Biyografisi isimli kitabı “Her şey son derece soğuk bir Ocak ayında başladı. 1973 yılında, 18 yaşımda bir Pan-Am uçağına atlayıp New York’a uçtum.” sözleriyle başlıyor. O andan itibaren de bir daha New York’tan kurtulamayan ve hatta kurtulmak da istemeyen Turgut’un kitabı için elbette seyahat kitabı demek olanaksız ama eğer New York’a yolculuk etmek gibi bir planınız varsa, bu kitap da pekala değişik bir bakış açısı sağlayacak size. “Ruhen” New York’a uyum sağlayan Serdar Turgut, kendi New York’unu anlattığı kitapta okurlara sokak kültüründen lokantalara, sanattan New York’u konu edinen filmlere kadar pek çok farklı yönden gösteriyor bu kenti bize; “Bu kitabı okuyan okurlar arasında sabah saat 05.30’da Broadway’in nasıl gözüktüğünü bilebilecek insan sayısı bir düzineyi geçmez.” diyor bir de, insanın derhal valizini toplayıp gidesi geliyor bu tümceyi okuyunca. New York’a gidilsin ve kitabın yeni baskısında bu tümceye bir kişi daha eklensin... (YKY)

Buket Uzuner’in kitabıysa New York Seyir Defteri adını taşıyor. İlk olarak 2000 yılında Remzi Kitapevi tarafından yayınlanan kitabın çok özel, spiralli, tam da yanınıza alıp da New York’u görmeye gitmek isteyeceğiz türden bir baskısı vardı. Derken kitap yeniden yayınlandı. Hangisini bulursanız bulun, New York’la ilgileniyorsanız edinmeniz gereken bir kitap bu da. Buket Uzuner, herkesin kendi New York’u olduğuna inanıyor ve “Buyurun Manhattan’a beraber çıkalım.” diyerek bizi kendi kentine götürüyor. Tanıdığı New Yorklu insanları anlatışı hep bir ipucu kenti tanımak için... Daha sonra mekan portreleri geliyor. Çin Mahallesi’nden, Times Meydanı’na, Brooklyn Köprüsü’nden sanat müzelerine kadar pek çok görülesi yerde rehberlik ediyor bize yazar. (Everest Yayınları)

Cumartesi, Ekim 02, 2010

“İsmi Lazım Değil”in doğal tarihi


Kaka, “İsmi Lazım Değil”in Doğal Tarihi Can Çocuk tarafından geçtiğimiz günlerde yayınlandı. Şirin mi şirin illüstrasyonlarıyla, kalın ciltli bu kitap “Meraklı Kitaplar”ın Doğa-Çevre dizisinden çıktı. Kapakta bir “bilim adamı” resmedilmiş, elinde bir deney tüpü, içinde de doğru tahmin: ismi lazım değil olan ama kitap boyunca anlatılan o şey var.

Kitap arkasında şöyle diyor; “Kaka, büyük olasılıkla dünyadaki en faydalı şey. Onun ne işe yaradığını, nereye karıştığını, kaka sayesinde neler öğrenebileceğinizi ve çok daha fazlasını bu capcanlı, eğlenceli doğal tarih kitabında bulacaksınız.” Bilmem ilginizi çeker mi ama çocukların çekeceği kesin! Zira Nicola Davis’in yazdığı ve Neal Layton’un resimlediği ve Egem Atik’in çevirdiği kitap “Yetişkinler bu konuda utangaçlar…” diye başlıyor ama ya çocuklar? Bu konuda hiç de utangaç değiller ve “kakam geldi” diyebildiklerine göre kitabı da mutlaka sevecekler!

Kitabı okuyanlar bir hayvan türünü sadece kakasına bakarak teşhis etmeyi öğrenmelerinin yanı sıra etçil, otçul hayvanların beslenme biçimlerini, aynı yiyecekleri yiyen hayvanlar arasındaki farkları, renkli yiyeceklerin nelere sebep olduklarını ve “kakayla çözülen sorunlar”ı da öğrenecekler. Hayvanların toplu tuvaletleri olduğunu, kiminin bu tuvaletlere uğradıklarında grupta neler olup bittiğini öğrendiklerini, tembel hayvanların dört günde bir ağaçtan indiklerini de görecekler.

Peki tüm bu kakaya ne oluyor? Birçok hayvan yuvalarını inşa ediyor, hatta insanlar da tezekten faydalanıyor. Hayvanlar tohumları yiyor, taşıyor ve evet bitkiler de tam da bunu istiyor… Kitabın sonlarına doğru şu tümceyle karşılaşıyoruz; “Dünyada ne kadar hayvan türü varsa o kadar güzel kaka hikayesi var… Kaka büyük olasılıkla gezegenimizdeki en faydalı şeylerden biri. Kafanıza düşen kuş kakasının tesadüf olmaması gerek!”

Kitabın sonunda hem dizin, hem de mini bir sözlük de mevcut. İlkokul çocuklarının merakla okuyacağı bir kitap diyebiliriz; zira hem dili, hem illüstrasyonları çok eğlenceli. Bilime meraklı, doğal tarihe meraklı çocuklar için iyi bir alternatif. İyi okumalar.

Pazartesi, Haziran 14, 2010

Yazarların İstanbul’u

Yazarların İstanbul’u zarif bir kitap, zarif bir proje. Kapağı özenli, içi özenli, fotoğraflarla bezeli. Bu anlamda biraz da arşivlik, saklamalık bir kitap yani. Hele derdiniz İstanbul’sa, bir İstanbul aşığı iseniz, koleksiyoneri iseniz alınması şart kitaplardan biri. Kitabın sunuşunda, “Kimi kaçsa da dönüp geldi yine. Ancak gitseler de, eminiz kibir parçaları hâlâ İstanbul’da, yedi tepeli bu kentin sokaklarında. Boğaz’daki vapurlarda, Üsküdar’ın arkalarından doğup Cihangir’in arkalarından batan güneşinde, kokusunda, rüzgârında, balıklarında, güvercinlerinde, yokuşlarında, erguvanlarında.” deniyor.

Zaten sadece yazarların değil, iflah olmaz tüm İstanbul âşıklarının dayanamayacağı sözler değil mi bunlar? Öyleyse Barbaros Altuğ’un bu projesinde yer alan yazarlara şöyle bir göz atalım biz de… İnci Aral örneğin bize kendi İstanbul’unu anlatırken; “Kentlerin, semtlerin de bir ruhu vardır.” diyor. Çengelköy’ü anlatan Aral’ın ardından Kürşat Başar ile Bebek var sırada. Başar, kendisini en çok mutlu eden şeyleri yaptığı listeye Bebek’i de almış mesela. Naim Dilmener şarkılardaki İstanbul’u yazmış, Nazlı Eray’ın Şişhane’sinin ardından Aslı Erdoğan’ın Galata’sı… Ayşe Kulin’in çocukluğunu bir öykü gibi anlattığı, su gibi akıp giden Narmanlı anıları da bu kitapta.

Perihan Mağden İstanbul’un sokak kızları ve köpeklerini anlatırken, Petros Markaris bizi Heybeliada’ya götürüyor. Markaris’in “Ada Boşluğu ve Bisiklet” yazısı öyle etkileyici, öyle büyüleyici ki kitap onsuz eksik kalırmış, bunu okuyunca göreceksiniz. Celil Oker’den hüzünlü bir Kapalıçarşı güzellemesi olan “Kapalıçarşı Rehber İstemez” isimli yazının ardından, Mehmet Murat Somer’den okuru da bir turist kılığına sokup dolaştırdığı nefis bir İstanbul öyküsü var sırada. Latife Tekin “Güneşi eriyerek batıyor İstanbul’un, gecesi denizden taşıp fışkırıyor.” diyor, Buket Uzuner gönülden bağlandığı kendi Moda’sını anlatıyor. Yazarlar hakkında kısa bilgilerle biten kitabın ardından okur bir dizi olsun bu proje istiyor. Bütün yazarlar anlatsın kendi şehirlerini… Her şehrin bir kitabı olsun… (Yazarların İstanbulu, Merkez Kitaplar)

Cuma, Haziran 04, 2010

kitaplar 5 lira! YENİ POST!!!!

evettt kitaplar geldi aşağıda. hepsi tertemiz, bazıları okunmamış gibi durmakta. tanesi 5 lira. seçin, bildirin, kargoya vereyim. siz kargo gelince havale yapın...

alınanları italik yaptım.

alta 5-6 tane daha ekledim.

mormermaid; kendi başına.., birlikte büyütelim, bir yaş, çocuk eğitiminde yapılan..., merhaba tembellik, bir annenin anıları, japon çocukların, çocuğun duygusal...

heidi; çocukların korkuları, annenlik sevgisi, mutlu çocukluğun sırları

bb; erkekler 1'e ayrılır, masum adam, çocuğum okula başlıyor, psikoterapiler, maraz, küçüğe bir dondurma

nihal; 100 dolap, ayvalık'ı gezerken, bir terapistin...

zilsiz zarife; erkekler neden aramaz, etklil hatırlama, bir annenin anıları, aşk, seks, tragedya, koruyucu meleğiniz....

chiydem; mediacat

doğru mudur:)) doğru diyenler ecearar at gmail.com a adres ve telefonlarını yazsınlar:)))

aslında arada gözünüzden kaçan iyi kitaplar var:))))


kolay gelsin... siz yine de onlar seçmeden de bildirebilirsiniz. iyi "yaz" okumaları şimdiden.

Sanatta ve Günlük Yaşamda İletişim- Üstün Dökmen

Duygu Yolculuğu- Laurence Sterne

Nurikabe- Michael Mepham

Bir Terapistin Arka Bahçesi- Alper Hasanoğlu

Kadınlar Dekameronu- Julia Voznesenskaya

100 Dolap- ND Wilson

Ayvalık'ı Gezerken- Ahmet Yorulmaz

Ya Şimdi Ya Hiç- Michael Ogden

Ölü Oyuncaklar- Stella Trevez

Miyase'nin Kuzuları- Üstün Dökmen

Dorsay'ın Penceresinden- Atilla Dorsay

Düş Günler_ Güven Turan

Türkçe Aşk Laçkadır- Burak Akkul

Masallar ve Gerçeklerle Reklamcılık- MediaCat

Öykü Yazma Teknikleri

Yazınsal Olarak Kısa Öykü- H.E Bates

Boğazkesen_ Nedim Gürsel

Yüksek Volüm- İlyas Başsoy

Hep Sonbaharı Yaşadık- Atilla Birkiye

Anokulu ve Kreş İçin Anne Baba Rehberi- Ayşe Güner

Aşk, Seks ve Tragedya- Simon Goldhill

Kendi Başına Düşünen Çocuklar Yetiştirmek- Dr. Elisa
Medhus


Yakutiler- Cihat Burak

Doğum Travması- Otto Rank

Eğitici Drama-Pervin Korkmaz

Vardar Rüzgarı- Selma Fındıklı

Boşanma Meleği- Jülide Sevim

Çocuğum Okula Başlıyor (İlköğretime Hazırlık)- Fatma Çiğdem Gökçen

Fark Etmeden Diyet- Selahattin Dönmez

Bütün Giritliler Yaan Söyler- Alphons Silbermann

Bir Defterden- Melih Cevdet

Mezat- Arif Nihat Dursun (roman)

Gönlümün Şirazesi Bozuldu- Hasan Özkılıç

Erkekler Neden Aramaz, Kadınlar Neden Unutmaz- Caroline Vimont

Erkekler 1'e Ayrılır- Emily Giffin (roman)

Öğretmenlerle Nasıl Başa Çıkılır- Peter Corey (komik.. çocuklara)

Ay Kaç Yaşında- Aytül Akal (çocuk)

Japon Çocuklarının Sevdiği Masallar- Florence Sakade (çocuk)

Güzel Günler Kitabı- Salih Mercanoğlu (çocuk)

Psikoterapiler- Prof Dr Cengiz Güleç

Sihirli Kentin Firarisi- Müjdat Sönmez

Koruyucu Meleğiniz Konuşuyor- Jonathan Cainer

Kaltak- Elizabeth Wurtzel

Alice Anoreksi Diyarında- Jo& Alice Kingsley

Birlikte Büyütelim- Prof Bengi Semerci

Çocukların Korkuları Vardır- Jan-Uwe Rogge

Annelik Sevgisi- Elizabeth Badinter

Etkili Hatırlama Teknikleri- Laird

Çocuğun Duygusal Sorunları- Dr. Lee Salk

Bir yaşındaki Çocuğunuz Büyürken

Mutlu Çocukluğun Sırları- Steve Biddulph

Bir Annenin Anıları- Janis Hogan

Çocuk Eğitiminde Yapılan Hatalar- Çetin Özbey


Annelerin Yüreğini Isıtacak Öyküler

Modern İran ve Afgan Öyküleri Antolojisi

Öğrenmenin Gücü- Klas Mellander

Sürgün- Michelle Paver

Küçük Şeyler 4- Üstün Dökmen

Batılı Gözüyle Türkiye- Ülkü Köksal

Ve Birden Mucit ortaya Çıkıverdi- G. Altshuller

Çocuklarıma Mektuplar- Antonio Gramsei

Maraz- hande Altaylı

Enformasyon Toplumu ve Türkiye- Veysel Bozkurt

Ay Çöreği- Mustafa Arslantunalı

Masum Adam- John Grisham

Şükür Defteri- Meral ceylan

Küçüğe Bir Dondurma- Tuna Kiremitçi

Hamilelikte Sağlıklı Beslenme- Dr. Allan Walker

Sara'nın Yüzü- Melvin Burgess

Son Sigaram* Adil Maviş (sigara bırakma kitabı)

Deniz Kabukları- Üstün Dökmen

Merhaba Tembellik- Corinne Maier

Mutluluk-Will Ferguson (roman)

Yeryüzündeki Amor- Hans Ulrich Treichel

Boşanma ve Çocuk Üzerine Etkileri- Yvette Walczak

Rekabet Etmeden Yaşamak- E. Çalkavur

Yöneticinizi Siz Yönetin- Anthony

Güle Güle Bebeğim- Arda Uskan

Uyumlu Şirket- Toffler

İş Dünyası Savaşları- James

Gerilim Altındaki Yönetici- Yates

Mükemmele Ulaşanlar- Heller

Teori Z- Ouchi

Sözsüz İletişim- Cooper

Gemisini Yürüten Kaptan- Golde

Meslek İntiharı- Cole

Zaman Tuzağı- Mac Kenzie

Başarısız Yöneticiler- Carthy

Tül- Berrin Karakaş

Güneş Her Yüreğe Değer- Ayşen Işık

Moks- Ahmet Şerif İzgören

Sinestezya- Jeffrey Moore

İndigo Çocuklar- Lee Carrol

Masallarve Gerçeklerle Reklamcılık

Pazartesi, Mayıs 24, 2010

Hangi An’a Dönmek İsterdiniz?




Uzun zamandır okuduğum en iyi kitaplardan biri oldu Anıkolik; hatta son okuduğum o “çok iyi” kitabı hatırlayamıyorum bile. Hatırlamak demişken? Hangi an’ımı hatırlamak isterim şimdi şu an? En mutlu an’lar hangileriydi? Yazarın kahramanı Win’in sözlerini ben söylemiş gibi yapsam şimdi; ne diyordu kitabın başında bir yerlerde Win? “Kırk yaşınızdayken 28 yaşınızdaki küstah duruşunuzu bir an bile olsa yeniden tatmanın neye benzediğini biliyor musunuz? Mükemmelin de ötesinde bir duygu”.

Anıkolik “Mem” ismi verilmiş bir hafıza hapının etrafında gelişen bir roman. Anlatıcı Win 40 yaşında. Yorgun bir hayatın içinde, yorgun bir evlilik, bitkin bir iş, bitmeyen bir kitap, sıkıcı bir üniversiteye hapsolmuş vaziyette. Eh, hepimiz gibi! Geçmişin nasıl olup da geçiverdiğini, karısının birden bire nasıl böylesine değiştiğini, eski Edie’nin nereye gittiğini, duygularının hangi an’da tükendiğini, ne zaman bu denli yabancılaştıklarını, 28 yaşında Whitman büyük ödülünü kazanan ve önünde parlak bir geleceği olduğuna kesin bir gözle bakılan o Win’in nereye gittiğini düşünürken olaylar gelişiyor. Ve evet olaylar, Mem çevresinde gelişiyor.

Mem insanı geçmişindeki o mutlu “an”lara götüren bir ilaç. Sadece an’lar… Win 5 yaşında, annesi henüz yaşıyorlar, durgun bir gölde kanodalar. Win o an’ı yaşarken küçük Win’in içinde gibi hissediyor kendini, Mem alınca o saf mutluluk halini hissediyor… Taze biçilmiş çimlerin kokusu, yeni bir iş aldığımız andaki heyecan, kaybettiğimiz yakınımıza sarıldığımız ya da bize tek bir söz söylediği “sıradan” bir zaman.

Mem’in müptelası olan Win’i haklı bularak okudum ben kitabı… Bir ilaç daha bulsun, biraz daha mutlu olsun, karısını eski haliyle görsünn, onu severek bakan gözleriyle karşılaşsın, o an’lar artsın istedim…

Anıkolik sizi kahramanın yerine koymanın dışında dışarıdan kendi hayatınıza da dönüp bakmanıza yol açan kitaplardan. Neredeydim, nereye gidiyorum? Bulunduğum yerden mutlu muyum, geçmişte hangi an’lara dönmek isterdim gibi sorular sorduran, en nihayetinde de finaliyle göz kamaştıran bir roman. Final şaşırtıcı değil, final şöyle demeli “tam da olması gerektiği” gibi. Bir bakıma hayatlarımız gibi. Sıradan hayatlarımız… Bu “sıradan”hayattan keyif almanın binbir yolu var; bunu tekrar hatırlamak için de bir Mem’e değil ama böyle güzel kitaplar okumaya ihtiyacımız var. Pagan Kennedy’den Anıkolik Siren Kitap’tan…

Cuma, Nisan 02, 2010

dikkat! karpuz şekerinde

bir kitap satışımızda "karpuz şekerinde"yi alan blogger arkadaşımızı arıyoruz. bir başka blogger arkadaşımız bu kitabı okumayı çok istiyor ammma velakin bulamıyor imiş. satın alanla irtibata geçmek istiyor. ben de aracılık ediyorum. siz aldıysanız veya sizde var ise ses verin lütfen:)

Çarşamba, Mart 31, 2010

Kal!

Başka Zaman Kütüphaneleri enteresan bir kitap. Bir kere “kitap düşkünüyüm, iyi bir okurum, süper bir kütüphanem var” falan diyenlerin acilen kendi saflarına çekmeleri gereken bir kitap bu. İç içe geçmiş altı öyküden oluşan romanın kitaplarla ilgili altı inanılmaz hikayeden oluştuğunu söylemek de olası. Sırp edebiyatının önde gelen yazarlarından Zoran Zivkovic bu kitabıyla haklı olarak birkaç yıl önce Dünya Fantezi Ödülü’ne de değer görülmüş.

İlk öykü mesela çok çarpıcı: bilgisayarının başında vakit geçiren ve kendisine gönderilen spam maillerle tıklamak gibi önemsiz bir şeyle uğraşmayan yazarı cezbeden bir tümce var, “Bizde dünyanın bütün kitapları bulunur.” Bu fazlasıyla iddialı tümceye kayıtsız kalamayan yazarın belirtilen siteye tıklamasıyla başına gelecekler evet, sadece fantezi edebiyatı ile açıklanabilir... Ancak tabii, şunu söylemeli, hayal kurmak şahane, hayal kuran ve bunu ifade eden yazarları okuyabilmek ise daha şahane... Çünkü bir yazarın gelecekte yazacağı tüm kitapları bir liste halinde karşısında bulması fikri sahiden hoş...

İkinci öyküsündeki karakter mesela; “Kitaplara ne kadar çok yer verirseniz verin, asla yetinmezler.” diyor. “Önce duvarları işgal ederler. Ardından adım attıkları her yeri işgal etmeye başlarlar.” (sf:35). Şimdi size bu da harika bir öykü demeyeyim iyisi mi ben, çünkü geride kalan öyküler sayesinde kitap üstüne ne çok şey yazılabileceğini, dahası kitap üstüne yazılanları okumanın nasıl da keyifli olduğunu siz kendiniz görün istiyorum... (Başka Zaman Kütüphaneleri, Çeviren: Cumhur Orancı, İstiklal Kitabevi).

Yazar-gazeteci Alina Reyes’in yirmiden fazla kitabı varmış meğer. Kadınlığı, aşkı ve erotizmi anlatan yazarı ben 7 Gece ile tanıdım. Arka kapaktaki kadına şöyle bir baktığınızda, neden bilmem, bir Melissa P. Vakası gibi algılıyor insan onun yazabileceklerini.

Derken efendim, dört çocuk sahibi ve bilmem şu kadar kitap yazdığını okuyunca sahici bir şaşkınlık. Sevgilisiyle geçirdiği yedi geceyi anlatan bir kadın bu kadar çok çocuk sahibi olamaz veyahut bütün bunları yazamaz gibi...

Gelelim kitaba. Sevgilisiyle gece yarısı bir otel odasında buluşmaya giden kadın önündeki günler ve geceler boyunca birtakım kurallar olacağının farkında değil. Oysa sevgili o ilk gecede “dokunmak yasak” kuralını koyuyor. İkinci gece kural değişiyor, üçüncüde her yere dokunulabiliyor, beşincide her şeye izin var vesaire... Kadın bu kuralları başta anlamsız bulsa da sonradan boyun eğiyor, kurallara uyuyor ve bize de kurallarla dolu gibi görünen ama bir o kadar da cinselliğin sınır tanımazlığını gösteren kısacık bir romanla baş başa kalmak ve düşünmek kalıyor. Doğrusunu söylemek ederse, finali de merak ediyor insan; hani yedinci gece ne olacak bakalım, yazar nasıl bitirecek kitabı gibi çocuksu bir merak iyi de bir neticeye vesile oluyor. (7 Gece, Alina Reyes, Çeviren: Buket Yılmaz, Okuyanus Yayınları)

Perşembe, Mart 25, 2010

Duras ve Steiner (aşk mı dediniz?)



Yann Andrea Steiner’in “O Aşk” isimli kitabından daha önce söz etmiştim. Yirmili yaşlarında, bir Duras kitabı okuduktan sonra ona saplantılı bir şekilde bağlanan, on yıl boyunca mektuplar yazan ve bir gün bir mektubuna yanıt aldıktan sonra yazarla tanışan Steiner, daha sonra ölümüne kadar büyük yazarla birlikte yaşamış.

Yazarın sevgilisi, hizmetçisi, şoförü, aşçısı, dinleyicisi olan Steiner, Duras öldükten sonra bir süre ortadan kaybolmuş ancak "O Aşk" adlı uzun metni yazarak geri dönmüş.

Bu kez Marguerite Duras tarafından yazılan Yann Andrea Stainer kitabı var elimde. Yazarın Yann ile yetinmeyip hayranı bu genç çocuğa daha uygun gördüğü için Andreas ve Stainer isimlerini eklediğini de belirtelim.

Duras bu kitapta tanıştıkları günü ve gecesini anlatarak başlıyor hikâyeye; doğrusu bu ya, pek de net hatırlamıyor olan biteni, Yann’ın daha sonra anlattıklarına istinaden o günü yazıyor. Yann’ın, hiç yazılmayan Theodorea Kats’la ilgili merakını bir anlamda bu anlatıyla gideriyor. Naziler tarafından öldürülen Kats bir anlamda Duras’ın olmak istediği kadın olduğu için yazılamıyor belki.


İç içe geçen metinde bir başka Yahudi öyküsüyle daha karşılaşıyor okur. Gençlik, ölüm, aşk ve Yann Stainer ile olan ilişkisini bir arada yazıyor Duras. Zaman zaman kendisini öldüreceğinden korktuğu Yann ile 16 yıl beraber olan yazarın bu kitabı da diğerleri gibi gereksiz her türlü sözden/sözcükten arındırılmış, saf, sağlam bir metin. Can Yayınları tarafından çıkan Stainer kitabı “O Aşk” ile birlikte okumaksa ilginç bir deneyim olacaktır… (Yann Andrea Stainer, Marguerite Duras, Çeviren: Esra Özdoğan, Sel Yayıncılık)

Çarşamba, Mart 24, 2010

Çocuğunuz okumazsa siz okuyun


“Çocuklar İçin Dünya Tarihi “Her şey nasıl başladı?” sorusuyla başlıyor. Kitaba resimli bir ansiklopedi de demek mümkün. Volkanlardan, lavlardan itibaren dünyayı günümüze kadar taşıyan kitap, insanların değişik çağlarda ve değişik ülkelerde nasıl yaşadıklarına ışık tutmayı amaçlıyor. En önemli buluş olarak tarımı ön plana çıkaran kitap, oldukça sevimli bir dil kullanıyor. Sümerler, Babilliler, Mısırlılar, Yunanistan, İtalya, Roma İmparatorluğu’ndan sonra sırasıyla bütün çağlarda yaşanmış en önemli olaylara resimler eşliğinde göz atılıyor. Metinler uzun ve sıkıcı değil, aksine epey anlaşılır bir dilde ve okuması eğlenceli. Çocuklar kadar büyüklerin de ilgisini çekebilecek bir kitap. “Dünya nereye gidiyor?” sorusuyla biten kitap Yerdeniz Yayınları’ndan. (Christer Öhman, Çeviren: Murat Özsoy, Ali Arda).

“Çocuk Üniversitesi” daha yeni yayınlanan kitaplardan. 2002 yılında Almanya, Tübingen’de gerçekleştirilen Birinci Çocuk Üniversitesi’nin sekiz sorusu ile sekiz profesörün bu sorulara verdikleri yanıtları içeren kitap Optimist Yayınları tarafından Türkçe’ye kazandırıldı. Dinazorların soyu neden tükendi, okul neden can sıkıcıdır gibi sorulara yanıt veren kitap aslında büyük bir oluşumun da ilk meyvesi. Zira bu içocuklara kapılarını açan ilk üniversitenin ardından bu yaz Avrupa’nın 70 kentinde çocuk üniversiteleri gerçekleştirilecek. düzenledi. 8-15 yaş arası çocukları hedef alan bu bilgi kaynağının devamı da gelecek. (Ulrich Janssen- Ulla Steuernagel, Çeviren: Kızılca Yürür, Optimist Yayınları ).

Isaac Newton ve Elması eğlenceli bilgi sunuyor. Kitabın arka kapağında şunlar yazıyor; “Büyük ihtimalle Isaac Newton’u duymuşsunuzdur. Yerçekimini keşfetmiş, etrafta zeki bir insan olarak ün salmış, kafasına elma düşmüştür. Peki ama bunları duydunuz mu? Okuldayken çok başarısız bir öğrenciydi. Renkleri anlayabilmek için dakikalarca güneşe baktı...” Şemaların teorilere eşlik ettiği, konuların tadında bırakıldığı bu kitap sayesinde çocukşar Kepler, Galileo gibi önemli bilim insanları hakkında bilgi sahibi olacakları gibi, Newton’un sadece iki yıl içinde binomiyal teoremden tanjanta, yerçekiminden, kalkülüse, renklerden, integral kalkülüse kadar pek çok buluşa imza attığını ve dahası buluşlarını kendine saklamayı sevdiğini öğreniyorlar. Timaş’ın “Eğlenceli Bilgi”si Newton ile sınırlı değil; Muhteşem Filmler, Akıl Almaz Deneyler, Avrupa Futbul Şampiyonası da bu resinin kitapları arasında... (Kjartan Poskiit, Çeviren: Ali Uzan).

Tudem Yayınları’nın da nefis bir serisi var. “Yüz Adımda” diye başlayan serinin örneğin “100 Adımda Antik Roma” kitabı pek doyurucu, pek eğlenceli. Onuncu maddede örneğin şunlar yazıyor; “Zengin ait evlerde merkesi bir alttan ısıtma sistemi vardı. Odunla çalışan bir sobanın ısıttığı hava, zeminin hemen altına yapılmış kanallarda dolaşarak zemini ısıtırdı. Sobanın sürekli olarak yanmasını sağlayan, kestikleri odunlarla durmadan ateşi besleyen kölelerdi.” Gerçek Roma yemeği tarifi ya da kağıttan mozaik yapımı gibi ek bilgilere de rastlanabilecek olan kitap serinin diğer kitaplarını da okuma isteği doğuruyor! (Fiona Macdonald, Çeviren: Levent Türer
Tudem)

Salı, Mart 16, 2010

eşikaltı büyücüleri



Ahmet Şerif İzgören adını bildiğim bir yazar; ama kitaplarını bir türlü okumaya fırsat bulamadıklarımdan. Geçen gün bir tavsiye üzerine “Eşikaltı Büyücüleri”ni okumaya başladım. Kalın, kuşe kağıda, hayli emek verilmiş bir kitap. Kapakta bir kurukafa! Üzerinde yazan şu; “Dehşet, ölüm ve seks üçgeninde reklam ve propanda.”

Ahmet Şerif İzgören uzun yıllar Bursa’da yaşamış, hatta TÖMER’i kurmuş. Çeşitli seminerler veren yazarın 15’i aşkın kitabı var. Karşılaştığımız ilanlarla/reklamlarla ilgili ufkumuzu açan kitabın önsözünde yazar şunu söylüyor; “Birileri ülkenizi sömürürken, siz refahımız artıyor zannedersiniz. Daha kötüsü birileri dünyayı yok ederken, siz her şey iyiye gidiyor zannedersiniz. Hadi perdeyi aralayalım.”
Kitabı okuyunca hakikaten perdeleri aralayacaksınız… Bu garanti… Bize neyi gösterirlerse ona inandığımızı söyleyen İzgören eşikaltımızı hedef alan reklamları masaya yatırıyor. “Bilinçaltına yerleşenleri değiştiremezsiniz. Bilinçaltınızdakileri yargılayamazsınız ve kolay kolay unutamazsınız. Bilinçaltı bellek, davranışlarınızı ve kararlarınızı etkiler. Büyülü bir alan. İnsanların kendisine bırakılamayacak kadar büyülü bir alan” diyor kitabın başında. Peki neden bahsediyoruz şimdi? Tamamen bilinçaltımızı hedefleyen reklamlardan. Bizim görmediklerimizden, bizi nasıl etkilediklerini bilmediklerimizden… Ama yazar bize bir bir, tek tek gösteriyor. Her bir ilanda tek tek, işaret ederek bizi biliçaltımızdan yakalayan seks, dehşet görüntülerini sabırla anlatarak ilerliyor.

Kitabı okurken; hayatımız boyunca yüzlerce binlerce kez karşılaştığımız ilanları bu kez başka bir pencereden “okurken” dehşete kapılacaksınız… Kimini sezdiğiniz, kimini hiç bilmediğiniz taktikler, sizi kandırmaya yönelik, “yok artık, pes” diyeceğiniz bir sürü şey…
Kitap bitince “ben artık kanmam bunlara” gibi bir ruh hali… Daha da fenası elinize geçen her pırıl pırıl derginin sayfalarını çevirirken “hımm, burada işte şu var” diyerek “okuduğunuz” binbir an. Kitabı okuduktan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, garanti veriyorum…

Pazartesi, Mart 15, 2010

haftanın notları

elma, red bull ve kahve ile yaşayan demi moore, bakın kitapta en çok bu kaldı aklımda. kız kardeşim madonna'yı nihayet bitirdim, onu söylüyorum...

bir haftadır diyetteyim, zincirlerimi kırdım. hayatım boyunca diyet yapmadım ben. yapamadım. zira kurallara gelemem. başka bir yol buldum ve şimdi rahatım. diyet olabilecek, sağlıklı besinler yiyorum. asla bir liste dahilinde yemiyorum. oh be, dünya varmış.

farkında mısınız? vizyonda beş film varsa üçü türk filmi, biri korku, biri çocuk filmi. çok fena, çok...

27 martta aşk-ı memnu stilistleri deniz marşan ve başak fransez bursa kent meydanı avm'de olacaklar. katılmak isterseniz bir sürü davetiyem var. stil konulu iki saatlik bir sohbet.

Pazar, Şubat 28, 2010

biri bana...

* biri bana şu tepedeki resmi nasıl küçülteceğimi öğretsin...
* michael jackson taklidi yapan çocuk resmen michael jackson'dan daha iyi dans ediyor!
* ahmet şerif izgören/ eşikaltı büyücüleri'ni okumanızı öneririm.
* bursa'da kitap fuarı başladııııı.
* elvin dedi ki "sadece 29 harfle mi konuşuyoruz yani? çok tuhaf!"
* şubat nasıl geçti bilen var mı? zaman nasıl da hızlı akıyor bugünlerde...
* üç-dört gün kaçasım var, londra olabilir, madrid olur... hayal mi, olmaz mı?
* bursa'da hayal kahvesi açıldı! hatta dün kargo/mirkelam vardı. gidecektim, unuttum iyi mi?
* twitter bir bağımlılık...
* sakızlı kahve hastalığına yakalandım.
* kilo vermem lazım. acil. mümkünse yedi kilo hem deee

Cuma, Şubat 26, 2010

Ali ile Ramazan Yaşıyor

Kalbinizin acıya dayanamadığı, içinizin bir bıçakla kesildiğini hissettiğiniz anlar vardır. Kimi zaman günler boyu süren, kimi zaman aylarınızı alıp götüren... Yaşadığınız o “gerçek” her ne ise yanar kalbiniz, dalgalanır, erir… Bitsin isterseniz, her ne ise o acı bitsin, sıradan, korunaklı hayatınıza tekrar geri dönün…

Sizi yaralayan, size ait bu acılar kadar, sizi yaralayacak, yaralayabilecek başkalarına ait acılar da var hayatta. Mesela Perihan Mağden’in Ali ile Ramazan’ının “çok fena yaşayıp çok çabuk öldükleri” hayatları.



Üçüncü sayfa haberlerine kaç dakikanızı ayırdığınızı bir düşünün gün içinde. Sabah çayınızı yudumlarken, acı ve tatlı anlarla dolu, bol koşuşturmalı hayatınıza koşmadan önce birkaç dakika…

Biri çocuğunu bıçaklamış, biri delirip ailesini katletmiş ve işte Ramazan denen gencecik bir çocuk bilmem kaçıncı kattan atlamış, kablo kopmuş, ölmüş. Okudunuz bitti, geçmiş olsun. Beş dakika kanadı içiniz, iki dakika sürdü lanetiniz, yedi dakika sonra arabanızın moturunu çalıştırıyordunuz.

Oysa Perihan Mağden öyle yapmadı, yapamadı demeli belki. Okumakla kalamadı. “Çarpık” diye nitelenerek üçüncü sayfalara düşen bir ilişkinin haberini unutamadı. Ne Ramazan’ı unutabildi, ne Ali’yi.

Sonra yazdı.

Bir haberden yola çıkıp Ali ile Ramazan’ı, kimsenin bakmadığı o iki küçük çocuğu yazdı. Biz sıcacık yataklarımızda yatarken yetimhanede bir günü daha bitirmek için mücadele eden o iki çocuğu yani.


Erken yaşta büyümeye zorlanan, tecavüze uğrayan, ses çıkaramayan, hayatı öylece kabullenmek zorunda bırakılan, 18 yaşına geldiler miydi kapının önüne konulan o çocuklardan ikisini yazdı.

Sadece ikisini…
Bence binlercesini yazdı. Yetimhanede yetişen çocukların tümünün kalbine sızdı, hepsinin kalbinden geçenleri yazdı. Acıyı, vahşeti, soğuğu, pisliği, açlığı, sevgisizliği, yalnızlığı yazdı.

Kitabı anlatamam, içim elvermez. Şunu bilin isterim ama… Ali ile Ramazan bu hayatın içinden insanlar. Ali ile Ramazan sizin içinizi yakmak için bir kitabın sayfalarında ikinci hayatlarını yaşıyorlar. Siz kendinize gelin, kitabı kapattığınızda sarsılın ve bir nebze olsun sokakta görüp de kafanızı çevirdiğiniz tiner çeken, bir ateş etrafında ısınmaya çalışan, bankamatiklerde yatan o çocuklara farklı bir gözle bakın, onlar için ne yapabilirim diye düşünün diye ikinci kez, bu kez bir kitapta yaşıyorlar.

Perşembe, Kasım 19, 2009

kitap mimi

meral sobeledi, konu kitap olunca hemen cevap veriyorum.

1. Şu an okumakta olduğunuz kitap nedir? Kısaca konusunu anlatır mısınız?

maalesef şu an kitap okumuyorum. ama feng shui beni çok eğlendiriyor. okuduğum bir feng shui yazısında sokak kapınızın kenarına en sevdiğiniz kitapları dizin. çıkmadan bir kitaptan bir cümle okuyun diyordu. ben de enn sevdiklerimden birer cümle okuyorum, öyle diyeyim.

2. En son aldığınız kitap?

en son hakan günday'dan ziyan'ı aldım. benim için çok önemli bir yazar.

3. Şimdiye kadar aldığınız kitaplar içinde en sevdiğiniz hangisidir?

Aylak Adam benim de, meral gibi,en sevdiğim kitap.

4. Bir türlü bitiremediğiniz, bitirseniz de sizi illallah ettiren kitap hangisidir?

yine meral gibi, ullyses'i bitiremedim, proust kitaplarını da. ama hayatımın bir döneminde prosut'ları bitirmeyi umuyorum.

5.Elinizdeki kitap bitince okumayı düşündüğünüz kitap nedir?

önce bir ziyan'a başlayayım da.
ha bir de, kayıp gül'e başladım, yarım kaldı. konuyla ilgili ezgi başaran'ın yazısını da okumanızı dilerim.

tanya'yı, ersin hoca'yi mimlesem?

Çarşamba, Kasım 11, 2009

öteki



öteki, dediğim gibi ece vahapoğlu'nin dördüncü kitabı ve de ilk romanı. ece kitabın tanıtımında ayyuka çıkardıkları gibi aslında türbanlı ve de başı açık iki kızın lezbiyen ilişkisini falan anlatmıyor kitapta.

aksine "öteki" diye gördüklerimizin iç dünyalarını aralıyor. ister türbanlı bir kadın olun, isterseniz başı açık ve türbana karşı, her iki dünyanın insanının da okuyunca kendini bulacağı ve aynı zamanda öteki diye gördüğünü daha iyi tanımak için bir yol bulabileceği bir kitap bu.

öteki yedinci baskıda.
okuyun olur mu?

Pazartesi, Kasım 09, 2009

ece vahapoğlu bugün takvim'de kitabımı yazdı

ece vahaoğlu ile cumartesi günü dolu dolu bir gün geçirdik. bir imza günü için bursa'daydı. işimiz gereği karşılama anından, yemek yeme faslına, ardından imza boyunca, arada basın mensuplarının sorularını yanıtlarken, derken imza sonrası kahve keyfi yaparken hep beraberdik. sıcak, içten, akıllı, güzel ve iyi bir insan.

öteki onun dördüncü kitabı ve ilk romanı. sex &city tarzında ama ülkemizin gerçekleriyle örülü. başı açık, tuttuğunu koparan esin ile başı kapalı, kabına sığmayan kübra'nın hikayesi. üstelik aileler, eşler de sahnede, dolayısıyla güzel bir ülke portresi çiziyor vahapoğlu.

kitabı bitiremedim ama tam şunları yazarken bile yamacımda duruyor. okuyup burada değerlendirmeye can atıyorum diyebilirim, kitap akıp gidiyor... kendi adıma, ece vahaoğlu ile tanışmaktan mutlu olduğumu söylemeliyim. hayatıma yeni, güzel bir insan kattım.

imza gününde ben de ona kitabımı imzalayıp verdim. "yolda okursun" dedim, "ah yolda okuyamıyorum, midem bulanıyor." dedi. yola çıktıktan iki saat sonra sms atarak, "yarıladım, süper" yazınca neşeyle gülümsedim.

bugün de köşesinde bunu yazmış;

Aşk yani kadınla erkeğin bir araya gelme nedeni aslında bilinçaltındaki "üreme içgüdüsü" imiş. 1800'lerde söylemiş bunu Schopenhauer. Üreme içgüdüsü yüce bir hayranlık kılığına bürünüp karşımıza "aşk" olarak çıkıyormuş.
Bu bilgiyi de imzaya gittiğim Bursa'daki Kent Meydan AVM'nin PR'ını yapan ama aynı zamanda yazar olan Ece Arar'ın geçen yıl yazdığı kitapta okudum. Bana hediye edilen kitabın adına bakar mısınız? "Çocuk sahibi olmak için 40 bahane" Zamanım gelmiş gibi duruyormuşum; bu hafta bunu ikinci kez duyuyorum; diğeri de "anne olmadan" konuk edildiğim Kanaltürk' teki Gül Gölge'nin "Ben bir Anneyim" programındaydı. Gül bir yandan, diğer konuk Demet Kutluay bir yandan, bana "hadi artık" deyip durdular.
Kitap "kendi bahanesini bulmak isteyenler" için yazılmış; tek tek okuduğum maddeler öyle esprili bir dille anlatılmış ki neredeyse gülerken kendimi çocuk doğurmaya hazır hissettim.
Benim şimdilik aklıma en yatan bahane "sabrını test etmek" oldu. Hayatımdaki en büyük kusurum olarak gördüğüm "sabırsızlığımı" belki böylece yenebilirim. Öğrenebilirim...
Tabii önce doğru koca adayıyla karşılaşma sabrını gösterebilirsem...

http://www.takvim.com.tr/Yazarlar/vahapoglu/2009/11/09/ask_aslinda