Salı, Mart 23, 2010

Helvetica, Eyvah Eyvah, Yetenek Sizsiniz

Bilgisayarı açtınız, yazı çizi işleriniz var. Beğendiğiniz, aklınıza yatan, içinizi ferahlatan bir font bulup başladınız yazmaya. Peki öyle olsun. Ama size söylemem gereken bir şey var. Helvetica belgeselini izledikten sonra her gün kullandığınız, dış dünyada gördüğünüz hiçbir fonta artık kayıtsız kalamayacaksınız. Dünyanın en popüler fontu Helvetica'yı anlatan bu belgeselde mükemmeliyet, eşikaltı mesajlar vs hakkında pek çok şey öğrenecek ve elli yıldır kullanılan ve grafikerler "daha iyi nasıl olabilir?" diye kafa patlatsalar da daha iyi olmasının mümkün olmayacağı bu yazı karakteri hakkında pek enteresan bilgiler öğrenmiş olacaksınız.

Eyvah Eyvah hastalığına yakalandınız mı bilemiyorum. Kiminle konuşsam bu filmden söz ediyor. Film gibi değilmiş ama çok komikmiş. Zırt diye bitiyormuş ama önemli değilmiş.Nasıl bir film mantığıdır anlamadım... izlemeyi de düşünmüyorum. Ama geçen gün bir köşe yazarı "Mutlu olmak için bir kere daha gittim." yazdı. Ne filmmiş yahu...

Sizin evlerde durum nasıl? Gördüğüm kadarıyla artık bütün çocuklar "Yetenek Sizsiniz"de yarışmak istiyorlar. Kazanmak değil dertleri, nedense orada olmak istiyorlar. Bizim evin ufaklığı mesela sınıfta bir grup kurdu kendine. İçlerinden en iyi şarkı söyleyeni belirlemişler, kalanlar da gariplerim arkada dans edeceklermiş. Kareografi nedir bilmiyor olabilirler ama bu azimle kim tutar onları, değil mi ama:) Bu arada kazanan çocukları sevdiğimi söylemeliyim. Evde hararetle bu programı bekleyen biri varken uzak durmak mümkün olmuyor...

Geçen gün ama bir tespit vardı Radikal'de. Acun, Hülya, Ali üçlüsüyle ilgili. Türkiye'nin en çok izlediği ve birer karar mercii gibi görünen bu isimlerin ortak yanı hiçbirinin üniversite mezunu olmaması deniyordu yazıda. Nihayetinde varılan sonuç şuydu; artık okumaya falan gerek yok. Ünlü olabilirsin. Okuman gerekmiyor...

Salı, Mart 16, 2010

eşikaltı büyücüleri



Ahmet Şerif İzgören adını bildiğim bir yazar; ama kitaplarını bir türlü okumaya fırsat bulamadıklarımdan. Geçen gün bir tavsiye üzerine “Eşikaltı Büyücüleri”ni okumaya başladım. Kalın, kuşe kağıda, hayli emek verilmiş bir kitap. Kapakta bir kurukafa! Üzerinde yazan şu; “Dehşet, ölüm ve seks üçgeninde reklam ve propanda.”

Ahmet Şerif İzgören uzun yıllar Bursa’da yaşamış, hatta TÖMER’i kurmuş. Çeşitli seminerler veren yazarın 15’i aşkın kitabı var. Karşılaştığımız ilanlarla/reklamlarla ilgili ufkumuzu açan kitabın önsözünde yazar şunu söylüyor; “Birileri ülkenizi sömürürken, siz refahımız artıyor zannedersiniz. Daha kötüsü birileri dünyayı yok ederken, siz her şey iyiye gidiyor zannedersiniz. Hadi perdeyi aralayalım.”
Kitabı okuyunca hakikaten perdeleri aralayacaksınız… Bu garanti… Bize neyi gösterirlerse ona inandığımızı söyleyen İzgören eşikaltımızı hedef alan reklamları masaya yatırıyor. “Bilinçaltına yerleşenleri değiştiremezsiniz. Bilinçaltınızdakileri yargılayamazsınız ve kolay kolay unutamazsınız. Bilinçaltı bellek, davranışlarınızı ve kararlarınızı etkiler. Büyülü bir alan. İnsanların kendisine bırakılamayacak kadar büyülü bir alan” diyor kitabın başında. Peki neden bahsediyoruz şimdi? Tamamen bilinçaltımızı hedefleyen reklamlardan. Bizim görmediklerimizden, bizi nasıl etkilediklerini bilmediklerimizden… Ama yazar bize bir bir, tek tek gösteriyor. Her bir ilanda tek tek, işaret ederek bizi biliçaltımızdan yakalayan seks, dehşet görüntülerini sabırla anlatarak ilerliyor.

Kitabı okurken; hayatımız boyunca yüzlerce binlerce kez karşılaştığımız ilanları bu kez başka bir pencereden “okurken” dehşete kapılacaksınız… Kimini sezdiğiniz, kimini hiç bilmediğiniz taktikler, sizi kandırmaya yönelik, “yok artık, pes” diyeceğiniz bir sürü şey…
Kitap bitince “ben artık kanmam bunlara” gibi bir ruh hali… Daha da fenası elinize geçen her pırıl pırıl derginin sayfalarını çevirirken “hımm, burada işte şu var” diyerek “okuduğunuz” binbir an. Kitabı okuduktan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, garanti veriyorum…

Pazartesi, Mart 15, 2010

haftanın notları

elma, red bull ve kahve ile yaşayan demi moore, bakın kitapta en çok bu kaldı aklımda. kız kardeşim madonna'yı nihayet bitirdim, onu söylüyorum...

bir haftadır diyetteyim, zincirlerimi kırdım. hayatım boyunca diyet yapmadım ben. yapamadım. zira kurallara gelemem. başka bir yol buldum ve şimdi rahatım. diyet olabilecek, sağlıklı besinler yiyorum. asla bir liste dahilinde yemiyorum. oh be, dünya varmış.

farkında mısınız? vizyonda beş film varsa üçü türk filmi, biri korku, biri çocuk filmi. çok fena, çok...

27 martta aşk-ı memnu stilistleri deniz marşan ve başak fransez bursa kent meydanı avm'de olacaklar. katılmak isterseniz bir sürü davetiyem var. stil konulu iki saatlik bir sohbet.

Çarşamba, Mart 10, 2010

hangi sözcüklerle buraya geldiniz/geliyorlar?

reklam 29.06 38 87
kahve falı 10.31 29 10
bulaşık makinesi 10.15 16 95
wireless 6.36 51 40
bulaşık makinası 4.76 13 85
kaset laptop çantası 4.05 2 50
markafoni 3.72 40 13
ece 3.60 40 15
laptop çantası 2.31 16 64
kaset çanta 2.27 2 25
lastik 1.69 31 70
erkekler 1.60 17 13
ece lastik 1.50 2 20
takvim 1.45 42 15
hürriyet 1.42 63 36
goggle 1.30 57 18
çikolata 1.28 26 61
ekitap indir 1.00 12 40
doğum günü 0.92 30 27
shadowbox 0.80 49 46
trendy 0.79 40 20
bodrum 0.72 41 49
ikinci bahar 0.68 16 30
antalya 0.64 44 36
çıplak 0.59 27 10
facebook 0.56 100 15
ekşi sözlük 0.54 50 10
yayınları 0.41 9 30
ben kimim 0.41 16 10
turkuaz 0.36 29 20

bazen oluyor

bir şey dinlerken. sanki bir sürü şeye geç kalmışım duygusu. bir sürü şeyi kaçırmışım. yanlış yerlerde durup yanlış şeyler de yapmışım, biraz daha çalışsaymışım, başka yerlerde başka bir insan olabilir miymişim ki?

gözümün önünde sürekli tatil görüntüleri mesela. biraz gidesim gelmiş gibi. kendimi unutturasım gelmiş, kendimi kendimden bile uzaklaştırasım gelmiş. bir moleskine defter, güzel yazan bir kalem, bir mp3 player, bir de fotoğraf makinemle gidesim gelmiş benim.

durmak kabahat değil mi böyle durumlarda? bir de nereye gideceğimi bulsam, bir de her şeyi ayarlayıp gitsem sahiden, üç beş günlüğüne, pek şahane olacak sanki. sanki.