Çarşamba, Ekim 06, 2010

New York New York



Birkaç küçük işaret beni New York kitaplarına götürdü. Alain de Botton Seyahat Sanatı isimli kitabında seyahati beş bölüme ayırıyor; kalkış, nedenler, doğa, sanat ve dönüş. Hepimiz için seyahat kavramı tam anlamıyla bu beş maddeden oluşmasa da Alain de Botton’un tespitlerine katılmamak olanaksız. “Seyahatin bize sunduğu gerçekliğin, beklentilerimize hiçbir zaman denk düşmediği fikrine az çok aşinayız.” diyor Botton. Botton, yeni yerlere daima tevazuyla yaklaştığımızı, kendi yaşadığımız çevreyi ise ilk başta tanımaya gayret ettiğimizi ama daha sonra bunun için hiç çaba harcamadığımızı söylüyor kitabında. Oysa seyahat etmek yazara göre kalıplaşmış fikirlerimizden kurtarıyor bizi, her şeyi yakından incelemek istiyoruz başka bir yerdeyken... (Sel Yayıncılık)

Serdar Turgut’un, Şahsi bir New York Biyografisi isimli kitabı “Her şey son derece soğuk bir Ocak ayında başladı. 1973 yılında, 18 yaşımda bir Pan-Am uçağına atlayıp New York’a uçtum.” sözleriyle başlıyor. O andan itibaren de bir daha New York’tan kurtulamayan ve hatta kurtulmak da istemeyen Turgut’un kitabı için elbette seyahat kitabı demek olanaksız ama eğer New York’a yolculuk etmek gibi bir planınız varsa, bu kitap da pekala değişik bir bakış açısı sağlayacak size. “Ruhen” New York’a uyum sağlayan Serdar Turgut, kendi New York’unu anlattığı kitapta okurlara sokak kültüründen lokantalara, sanattan New York’u konu edinen filmlere kadar pek çok farklı yönden gösteriyor bu kenti bize; “Bu kitabı okuyan okurlar arasında sabah saat 05.30’da Broadway’in nasıl gözüktüğünü bilebilecek insan sayısı bir düzineyi geçmez.” diyor bir de, insanın derhal valizini toplayıp gidesi geliyor bu tümceyi okuyunca. New York’a gidilsin ve kitabın yeni baskısında bu tümceye bir kişi daha eklensin... (YKY)

Buket Uzuner’in kitabıysa New York Seyir Defteri adını taşıyor. İlk olarak 2000 yılında Remzi Kitapevi tarafından yayınlanan kitabın çok özel, spiralli, tam da yanınıza alıp da New York’u görmeye gitmek isteyeceğiz türden bir baskısı vardı. Derken kitap yeniden yayınlandı. Hangisini bulursanız bulun, New York’la ilgileniyorsanız edinmeniz gereken bir kitap bu da. Buket Uzuner, herkesin kendi New York’u olduğuna inanıyor ve “Buyurun Manhattan’a beraber çıkalım.” diyerek bizi kendi kentine götürüyor. Tanıdığı New Yorklu insanları anlatışı hep bir ipucu kenti tanımak için... Daha sonra mekan portreleri geliyor. Çin Mahallesi’nden, Times Meydanı’na, Brooklyn Köprüsü’nden sanat müzelerine kadar pek çok görülesi yerde rehberlik ediyor bize yazar. (Everest Yayınları)

Salı, Ekim 05, 2010

Teknoloji Bağımlılığı

Bazen teknolojiye bağımlı mıyım diye düşünüyorum. Ama yok, Türkiye’ye gelen ilk IPhone 4’ü alabilmek için fellik fellik araştırma yapan, sonra gidip kapısında bekleyen biri olamam, bu bana göre değil. Yine de IPhohe’um olsa mı acaba diyen bir kimseyim, anteni çekiyordu çekmiyordu yazılarını niye okuyorum diye kendime soruyorum. Peki IPad? Ne hoş görünüyor değil mi? Kitapları bir de bu şekilde okumak iyi olmaz mıydı? Bir IPad’im yokken idefix ve amazon’daki e-kitapları ve fiyatlarını incelememe ne demeli?

Bir plazma tvsi olmayanlardanım ama ben. 8Dün aldık bir tane...) MTV’nin Crips diye bir programı var; ünlü ve zenginlerin evlerine konuk olunuyor. Bakın orada beyzbolcu bir adam şöyle demişti; “Evinde bir plazma tv’in yoksa sen bu hayatta bir looser’sın(kaybeden)… Hayda, bir looser olmadığım kalmıştı.

Ama bir dijital fotoğraf makinesinin arkasından epeyce koşmuşluğum da var, hangisini alsam, slr’lar pek pahalı ama hayır, kesin slr olsun diyerek… Hem sonra daha kimseciklerde yokken 1996 yılında ilk dizüstü bilgisayarı kapıp yüksek lisans yaptığım İngiltere’ye götürmüşlüğüm de var. Oradan mı alsaydım? Galiba aklım kimi zaman tersine işliyor. Derken yıllar sonra şu mini mini laptoplara da bir hayaran oldum ki sormayın; birden kullandığım daha da ağır ve büyük gelmeye başladı gözüme.

Hem minicik bir tane alırsam her yere götürebilir, her yerden yazılarımı yazabilirdim. Demek ki neydi? Bu bir ihtiyaçtı. Öyle öyle gidip pek sevimli, hala da hakikaten çantama atıp her yere götürdüğüm mini laptopumun ardından dururum sandım.

Olmadı.

Şimdi kesinlikle bir Flip Hd istiyorum. Minicik bir alet o da; görüntü kalitesi süper olan mini bir kamera. Kesinlikle bir ihtiyaç, at cebine çık dışarı, çekecek çok şey var zira. Onu da aldım mı hız keserim gibi geliyor, varsın olmasın plazmam, ne de olsa bir tv delisi değilim. Sonra IPhone 4 okumalarımı kesmek, bu telefon işinden uzak durmak ve teknoloji bağımlısı olup olmadığımı sorgulamaya gerek kalmadan yaşamak da istiyorum. Ama şu Flip HD’yi bir aldım mıydı… Süper olacak!

Cumartesi, Ekim 02, 2010

“İsmi Lazım Değil”in doğal tarihi


Kaka, “İsmi Lazım Değil”in Doğal Tarihi Can Çocuk tarafından geçtiğimiz günlerde yayınlandı. Şirin mi şirin illüstrasyonlarıyla, kalın ciltli bu kitap “Meraklı Kitaplar”ın Doğa-Çevre dizisinden çıktı. Kapakta bir “bilim adamı” resmedilmiş, elinde bir deney tüpü, içinde de doğru tahmin: ismi lazım değil olan ama kitap boyunca anlatılan o şey var.

Kitap arkasında şöyle diyor; “Kaka, büyük olasılıkla dünyadaki en faydalı şey. Onun ne işe yaradığını, nereye karıştığını, kaka sayesinde neler öğrenebileceğinizi ve çok daha fazlasını bu capcanlı, eğlenceli doğal tarih kitabında bulacaksınız.” Bilmem ilginizi çeker mi ama çocukların çekeceği kesin! Zira Nicola Davis’in yazdığı ve Neal Layton’un resimlediği ve Egem Atik’in çevirdiği kitap “Yetişkinler bu konuda utangaçlar…” diye başlıyor ama ya çocuklar? Bu konuda hiç de utangaç değiller ve “kakam geldi” diyebildiklerine göre kitabı da mutlaka sevecekler!

Kitabı okuyanlar bir hayvan türünü sadece kakasına bakarak teşhis etmeyi öğrenmelerinin yanı sıra etçil, otçul hayvanların beslenme biçimlerini, aynı yiyecekleri yiyen hayvanlar arasındaki farkları, renkli yiyeceklerin nelere sebep olduklarını ve “kakayla çözülen sorunlar”ı da öğrenecekler. Hayvanların toplu tuvaletleri olduğunu, kiminin bu tuvaletlere uğradıklarında grupta neler olup bittiğini öğrendiklerini, tembel hayvanların dört günde bir ağaçtan indiklerini de görecekler.

Peki tüm bu kakaya ne oluyor? Birçok hayvan yuvalarını inşa ediyor, hatta insanlar da tezekten faydalanıyor. Hayvanlar tohumları yiyor, taşıyor ve evet bitkiler de tam da bunu istiyor… Kitabın sonlarına doğru şu tümceyle karşılaşıyoruz; “Dünyada ne kadar hayvan türü varsa o kadar güzel kaka hikayesi var… Kaka büyük olasılıkla gezegenimizdeki en faydalı şeylerden biri. Kafanıza düşen kuş kakasının tesadüf olmaması gerek!”

Kitabın sonunda hem dizin, hem de mini bir sözlük de mevcut. İlkokul çocuklarının merakla okuyacağı bir kitap diyebiliriz; zira hem dili, hem illüstrasyonları çok eğlenceli. Bilime meraklı, doğal tarihe meraklı çocuklar için iyi bir alternatif. İyi okumalar.

Pazar, Eylül 12, 2010

geldim ama...

bloga uzun zamandır yazmadığımı fark ettim. önce yorum var mı ona baktım, üç tuhaf yorum gördüm. aşağılayan, aptalca bir blog diyen ama uyduruktan isim veren üç kişi. bir hevesle geri gelmiştim ama vazgeçtim, bir süre daha yazmayayım ben.

Pazartesi, Temmuz 05, 2010

Sana kraliçeymişsin gibi davranacağım! -akşam pazar-


Başlığım aslında bir kitap adı... Rosa Montero'ya ait. Kitap şöyle tanıtılır arkasında; 'Çöken, yoz bir dünyanın yapay renkleri içinde görünen yalnızlıkları, acımasızca bir anlatımla dile getiren, renkli, hızlı, sürükleyici bir tempoyla, bir 'bolero' temposuyla okurlara aktaran bir roman.' Gördüğünüz anda, hemen raftan çekivereceğiniz, 'acaba neymiş?' diyeceğiniz türden, albenili bir kitap ismi. Niye? Çünkü herkes kendisine kraliçe gibi davranılmasını ister. Mümkün mü? Eh pek nadir.

Diyeceğim şu ki; gününüzü kraliçeymişsiniz gibi geçirmek isterseniz gidebileceğiniz yerler var. Mesela Türkiye'nin tek 'kişiye özel' kuaförü Bursa'daki Roma Private size öyleymişsiniz gibi davranabiliyor, bunu misyon edinmiş vaziyette. Bir telefon, bir randevu, tamam, kapılar açılıyor. Bu nefis konseptin fikir babası ve sahibi Fatih Ertuğrul açılalı henüz üç hafta olan bu kişiye özel salonun aynı zamanda maestrosu.

KENDİME AİT BİR ODA

Randevumu alıp kırmızı halılardan geçerek girdim kapıdan ben de. Şık mı şık, 50 metrekarelik alan bir süreliğine benim. İngiliz kumaşlarıyla kaplanmış koltuklarım var, duvar kağıtlarım yaldızlı. Tamamen Hindistan usulü dizayn edilmiş bir masaj odası da mevcut. İster TV izlerim, ister internette dolaşırım. Kitap okuyabilir, müzik dinleyebilir, bir şeyler yiyip içebilir ya da masaj koltuğunda stres atabilirim. Ama hayır, bunlar için gelmedim. Birkaç saatliğine de olsa bana ait bir olan bu odadan güzelleşmeden çıkmaya niyetim yok. Maksat bu.

Maestro, kişileri yönlendirerek işe başlıyor, benim yapmam gerekense, hımmm, aslında hiçbir şey! Fatih Ertuğrul, 'Saçlar yıkansın, bakım yapılsın' diyor, hop biri gelip yıkıyor da yıkıyor, bakım yapıyor da yapıyor. Fatih Bey ortadan kaybolup bir süre sonra bir daha uğruyor, 'saçlar kurutulsun, sonra manikür pediküre geçilsin...' diyor. Çalışanlar sırayla emirleri yerine getiriyor; biri odaya girerken diğeri çıkıyor, asla kalabalık yok, gürültü yok, stres yok, kafa ütüleyen fön makinesi sesi yok, 'hani ne zaman bana sıra gelecek?' diye durup düşünmek de yok.

GÜNÜN YILDIZI BENİM!
50 metrekarelik alanımda mutlu mesut bana kraliçeymişim gibi davranılmasına 'göz yumuyorum', elimden başka ne gelebilir ki? Şunu söylemeli ama; kişiye özel salon mantığının VİP salonlardan büyük bir farkı var. VİP salonlar birkaç kişiye aynı anda hizmet verebilirken kişiye özel 'Private' salon sizi günün tek yıldızı yapmaya ant içmiş vaziyette. Orada o gün sadece siz ve size hizmet verecek kişiler hazır ve nazır olabiliyor. Ama illa bir arkadaşım da yanımda olsun derseniz o arkadaş sadece bir köşede oturacak, bahtına küsecek, ona bir hizmet verilmiyor.

Fatih Ertuğrul, içki servisi de koymuş salona. Mesela 'masaj yaptırırken bir kadeh şarap içersem çok şahane olur' diyorsanız, tamam. Ya da 'pedikür yapılırken maillerime bakarım ben, işimi de buradan hallederim' diyorsanız o da var. Kalabalıkları sevmeyen ve 'kuaföre gideceğim, bin kadının arasında kalacağım, birileri mutlaka beni lafa tutacak' fobisi olanlar için de iyi bir çözüm. Nazik hanımlar, beyler manikür ve derken masaj koltuğu sırtınıza masaj yaparken bir de pedikürle sizi şımartıyorlar. Elde masaj koltuğunun kumandası, oh yahu diyor insan, günün yıldızı sahiden de benim! Ardından üstüne bir de makyaj; hafif, gündüze uygun. Derken işin olmazsa olmazı, bir fön.

Bütün bu birkaç 'şımartıldığım' saatin ardından kişiye özel salonlar aslında tam da şımartmak istediğiniz insanlara bir hediye vermek istediğinizde işe yarayabilir gibi geldi bana. En çok düğün ve nişanı olanlar talep ediyorlarsa da bana kalırsa tam bir doğum günü hediyesi olur bundan... Cilt bakımı, masaj, lazer epilasyon gibi ekstralar da eklendiğinde aslında koca bir günü 'Private' salonda geçirebilir insan. Eh ayda yılda bir günü böyle geçirmeye de kimsenin itirazı olmaz sanırım. Kimselere bulaşmadan, kimseleri görmeden, dergilere gömülerek bir yandan güzelleşip bir yandan da ruhu dinlendirirken hayat, doğru tahmin ettiniz, çok güzel.