Pazartesi, Nisan 27, 2009

27 nisan


bugün onun doğum günü ama kendiminmiş gibi hissederim hep. 20 senedir doğumgünü her yaklaştığında hüzünlenir. 20 sene önce anlamayamdığım bir şeydi bu; ben çocuk olmaya devam ediyordum belki, o ise büyümeye. çocuk olup doğumgünümü kutlamak isterdim, günleri karalar, saatleri sayardım. o ise her defasında "of" derdi, "bir yıl daha yaşlanıyorum işte."

"aa" derdim, "olur mu öyle şey, büyüyoruz işte."

e ne çabuk büyüdük yahu.

yine o "yaşlanıyorum" diyecek bugün. şarap içecek, belki alengirli başka içkiler. sigara içmeyecek, küçük tenekelerindeki purolarından tüttürecek, kocaman gözlüklerini takacak bütün gün. çantasında mutlaka birkaç kitap. elinde telefonu. sms'lere cevap verecek.

arayan birkaç kişi için yüzünü buruşturacak, kimini açmayacak, kimini açıp kısacık konuşacak. ben aradığımda "büyüdün mü?" diyeceğim yine, o "yaaa, yaşlandım" diyecek...

iyi ki doğmuş. hayatımda olduğu için ne şanslıyım. hem sonra yaşlandığımızda- gerçekten yaşlandığımızda- beraber oturacağız, plak dinleyecek, elvin'in bizi ziyarete gelmesini bekleyeceğiz.

Perşembe, Nisan 23, 2009

en güzel bayram kutlu olsun

Salı, Nisan 21, 2009

cesur köpek

elvin'in okulunda dünya tatlısı bir drama öğretmeni var. isterdim ki benim de böyle bir öğretmenim olsun, isterdim ki yurdumun bütün öğretmenleri onun gibi olsun.

drama dersinde çocuklara yaptırdıklarına ilaveten aşırı iyi bir gözlemci, notlar alıyor öğrenciler hakkında, veli toplantısında kapısında kuyruklar oluşuyor ve süre yetmiyor! bu yüzden toplantı dışında da velileri kabul ediyor.

bugün onunla görüşme vardı. çocuklara kendilerini ve aile bireylerini hayvanlara benzetmelerini istemiş. nedenleriyle birlikte anlatmalarını bir de. bizimki tahmin edilebileceği üzere kediye benzetmiş kendini. nasıl bir kedi? akıllı, sevimli ve yaramaz bir kedi:)

ben? bir köpek. cesur, güçlü bir köpek. yaşasın.

Cuma, Nisan 17, 2009

küçük şeyler büyüdüler


last chance harvey- dustin hoffmann ile emma thompson. güzel film, şimdi izledim...
insanın içini açan, içini acıtan şeyler var. hayat gibi, gerçek gibi.

gelelim blog işine...

bu blog bir kez daha hatırlatmak isterim; edebi kaygılarla yazılmıyor. edebiyatçılar da insan nihayetinde ve evet, edebiyatçıların edebiyat dışında hayatları var.

ihtisaslaşmış bloglara özel bir hayranlığım var ama oradan buradan yazan bloggerların bloglarını da seviyorum. bu blog da öyle. minik bir iç dökme. hayatın kendisi değil, olamaz. birkaç paylaşmak istediğim şey için bu blog diyelim...

bu konuyla bağlantılı olarak bir iki şey daha söylemek isterim; blog benim kişisel bilgilerimi ortaya döküp saçtığım mecram da değil. böyle bir mecraya sahip olmak istemem. yalnızca kimi zaman hayatın küçük hoşluklarını paylaşmak isterim. niyetim bu blogda bu.

ve evet, şimdi de yukarıdaki konuyla bağlantılı olarak son olarak şunu söyleyeyim; adsız bütün yorumlara itirazım var. bu blogda adını yazmayan kişilerin yorumlarını görmek istemiyorum. bununla birlikte blog benimse eğer, böyle bir karar verebilme yetisinde de olduğumu düşünüyorum.

ben bu blogu birileri benimle "didişsin" diye yazmıyorum. ama birileri a bravo, şahane desin diye de yazmıyorum. "iyi yorum bırakılsın, kötü bir şey istemem" de demiyorum, yanlış anlaşılmasın.

sadece hayat kısayken birilerine cevap yazmak, sonra onun bana bir şey yazması, derken yanlış anlaşıldığımı düşünüp tekrar bir şey yazmak istemiyorum.

ben 38 yaşındayım... yirmilerimde hırçın, kimi zaman öfkeli bir insandım. kalp kırabilirdim. otuzlarımın başında sakin olmayı öğrendim, kalp kırmamayı, herkesle iyi geçinmeyi, dert etmemeyi, dert vermemeyi, yanlış anlaşılmaları engellemek için elimden geleni yapmayı öğrendim.

bu yüzdendir ki hırçın hiçbir şeye, hele tanımadığım insanlardan gelen yorumlara ihtiyacım yok.

budur..

Salı, Nisan 14, 2009

yaş 35 imiş


blogger olduğumda. geçmiş aradan tam üç sene. baktım o ilk yazılara; birini seçtim, koydum buraya.

rod fan
Bezden bir Bart Simpson var bende; yüz yıldır falan beraberiz. Şimdilerde küçük tuvalette duruyor; üzerinde çocukluğumdan kalma rozetler, iğneler. Geçen gün gözüm takıldı; bir de baktım, bir Rod Stewart. Aman Tanrım! Adam acayip genç, kırklarında falan. Ben bu rozeti on iki yaşımdayken Oxford'dan almıştım. Aradan 23 koca yıl geçmiş. Bana ilginç gelen şey şu oldu aslında; ben hala bir Rod Stewart fan'ıyım.

Oradan da şu noktaya atlayıverdim, demek ki zevklerimiz daha çocukken oluşuyor. Eh, bunu bilmeyen var mı diyeceksiniz? Tabii de, yani üzerine ne inşa ederseniz edin, mesela müzik için konuşursak üzerine son yirmi yılda yüz bin şarkı, bin şarkıcı da dinlemiş olsanız ilki baki. Yani o tuğla öyle sağlam bir şekilde yerleştirilmiş ki zamanında, geri dönüş yok. Rod Stewart'ı hala çok severim, hala rock ve pop-rock dinlerim.

Bu noktadan şuna da geldim tabii, çocuklarımızın "üstün" zevkleri olsun istiyorsak, onları bunlarla erkenden tanıştırmalıyız, böylelikle sonradan kendi tercihlerini yapacaklardır. Ve umarım büyüdüklerinde "of of kömür gibi yanıyorum" demeyeceklerdir....