dünyanın en güzel şarkılarından biri... bu yağmurlu günde keyfini çıkaralım...
Salı, Kasım 27, 2007
Pazartesi, Kasım 26, 2007
bir bitter çikolata, bir de tarçınlı kurabiye
türk kahvenizin yanına...
ne çabuk akşam oluyor, birazdan yine toparlanma vakti. ev havalandırılacak, ayakkabılar giyilecek, araba anahtarı alınacak, kızımı okuldan alacağım... o diğer çocukların yaptığı gibi koşarak bana sarılmayacak ama, sevmez olur olmaz tensel teması.
ama yine de çocuklara özgü, bir gün bir yerlerde nasıl da terk ettiğimizi anımsamadığımız, o zıplamaya benzeyen neşeli yürümeyle gelecek yanıma... çocuk çocuk gelecek, saf saf. çizmelerini küçücük çekmecelerin birinden çıkaracak, yere oturup giyecek, öğretmeninin 15 aydır söylediği sözü yine dinlemeyecek, "taşa oturma evladım, oraya bir minder koyduk ayakkabılarınızı giyin diye..."
yok hayır, dinlemeyecek... paltosunu giyecek, fermuarını çekeyim diye bana dönecek ve "iyi akşamlar öğretmenim"in ardından küçük elini bana teslim edecek... her zamanki gibi ah işte o fırından yeni çıkmış bir kurabiye kadar sıcak olacak eli, benim elim her zamanki gibi buzluktan çıkmış herhangi bir şey kadar soğuk olacak. "elin çok soğuk anne" diyecek yakınarak, ama bırakmayacak. henüz değil, daha değil... belki birkaç yıl sonra...
son üç merdiveni bana, onu kollayan varlığıma güvenerek atlayacak. arabaya binince "atatürk'in annesi zübeyde hanım, babası ali rıza bey. mavi blue, beyaz ise white"" diyecek...
"salvation çal anne, hadi ama" diyecek ardından sabırsızlanarak. "günün nasıl geçti?" diyeceğim ben onu duymamış gibi. "dora yine ayağıma bastı" diyecek günü özetlerken.
salvation; arabamızın müziği yani, bangır bangır çalacak yolda. kızım buğulanan camlara kalpler çizip benim ve kendi adını yazarken şarkıya eşlik edecek; "salvation is free" diyecek, altı yaşındaki bir çocuğun en sevdiği şarkının bu olmasına bir daha, bir daha şaşırıp sevineceğim ben, "ah annesinin annesine benzemeyen ama annesinin müziklerini seven kızı" diyeceğim içimden...
akşam oldu sahi... gideyim...siz yazın bana yine ama olur mu? sanki "yaz" demeniz gerekiyormuş benim tekrar başlamam için...
ne çabuk akşam oluyor, birazdan yine toparlanma vakti. ev havalandırılacak, ayakkabılar giyilecek, araba anahtarı alınacak, kızımı okuldan alacağım... o diğer çocukların yaptığı gibi koşarak bana sarılmayacak ama, sevmez olur olmaz tensel teması.
ama yine de çocuklara özgü, bir gün bir yerlerde nasıl da terk ettiğimizi anımsamadığımız, o zıplamaya benzeyen neşeli yürümeyle gelecek yanıma... çocuk çocuk gelecek, saf saf. çizmelerini küçücük çekmecelerin birinden çıkaracak, yere oturup giyecek, öğretmeninin 15 aydır söylediği sözü yine dinlemeyecek, "taşa oturma evladım, oraya bir minder koyduk ayakkabılarınızı giyin diye..."
yok hayır, dinlemeyecek... paltosunu giyecek, fermuarını çekeyim diye bana dönecek ve "iyi akşamlar öğretmenim"in ardından küçük elini bana teslim edecek... her zamanki gibi ah işte o fırından yeni çıkmış bir kurabiye kadar sıcak olacak eli, benim elim her zamanki gibi buzluktan çıkmış herhangi bir şey kadar soğuk olacak. "elin çok soğuk anne" diyecek yakınarak, ama bırakmayacak. henüz değil, daha değil... belki birkaç yıl sonra...
son üç merdiveni bana, onu kollayan varlığıma güvenerek atlayacak. arabaya binince "atatürk'in annesi zübeyde hanım, babası ali rıza bey. mavi blue, beyaz ise white"" diyecek...
"salvation çal anne, hadi ama" diyecek ardından sabırsızlanarak. "günün nasıl geçti?" diyeceğim ben onu duymamış gibi. "dora yine ayağıma bastı" diyecek günü özetlerken.
salvation; arabamızın müziği yani, bangır bangır çalacak yolda. kızım buğulanan camlara kalpler çizip benim ve kendi adını yazarken şarkıya eşlik edecek; "salvation is free" diyecek, altı yaşındaki bir çocuğun en sevdiği şarkının bu olmasına bir daha, bir daha şaşırıp sevineceğim ben, "ah annesinin annesine benzemeyen ama annesinin müziklerini seven kızı" diyeceğim içimden...
akşam oldu sahi... gideyim...siz yazın bana yine ama olur mu? sanki "yaz" demeniz gerekiyormuş benim tekrar başlamam için...
Pazar, Kasım 25, 2007
iki ay olmuş...
iki ay olmuş "yazamıyorum" diyeli.
başka her şey için vakit var sanki; sanki durup şu harika ay'ı izleyebilirim, bir dolunay çünkü, tam yazdığım noktanın yanında. yanımda duruyor hatta, bana eşlik ediyor yazarken...
cam kenarı berjerindeyim. kırmızımsı, bordomsu,ama öyle rengiyle iddia saçan değil, aksine bulunduğu ortama tam uyum sağlayan, adeta bütünleşen, kimseyi rahatsız etmeden yaşayıp giden berjerlerimin birindeyim. kendime benzettiğim, o yüzden de pek sevdiğim berjerim evet, dolunaya bakıyor şimdi.
vakit erken ama. daha akşam yemeği yenmedi, sünger bob patrick'le gülüyor, duyabiliyorum. kanepemde minik insan, kanepemde huzur.
ben yazamıyorum evet, yazmam gereken şeyleri bile hatta... birkaçını büyük bir hızla yazıp "gönder" tuşuna basıyorum, bir kısmı ilgi bekliyorlar, bulamıyorlar... harflerin sahibi, o dosyanın efendisi ben, hayır, geri dönüp bakamıyorum bile yazdıklarıma, ya çok fena olmuşlarsa ve ya devam etmek zorunda kalırsam kaldığım yerden... tamam evet ,devam etmek zorundayım da, dosyayı açarsam vicdan azabıyla devam edeceğim, e bu da şahane bir sonuç doğurmayacak.... yazmak zorunda hissettiğim için yazacağım... bunu da istemiyor kalbim...
başka şeylere vaktim hep var ama... gerçi okumayı da bırakmıştım iki aydır. harfsiz harfsiz dolaştım yani. işin tuhafı fuardan yeni aldığım kitapları da birinci kattan dördüncüye taşınma sırasında kaybettim, eh, alametler...
kitapları, şimdi inanamadığım bir şekilde bir odanın bir dolabına tıktım... resmen... hani onlar gereksizmişler gibi, halının altına çaktırmadan süpürülen ev nesneleriymişler, tozmuşlar, topakmışlar, kirmişler, pismişler gibi.
taşınalı yeni eve iki hafta kadar oluyor. gelen biri "bu ev aynı ama" dedi görünce, gerçi bi salonu bilenlerden. "e evet aynı" dedim, içimden de dedim ki aynı ama çok farklı, kat çıktıkça daha ferahlamış sanki yüreğim...
mutfakta deli bir dolap istilası, her şey şimdi ilk kez yerli yerinde, üstüste durmak zorunda olan çanak yok mesela, birini çekerken diğerini devireceğim, lanet olsun "hesap kitabı" yok. bu bile bir ferahlık sebebi bana...
ama kitaplar, kitapların dolaba tıkılması sebebiyle yeni aldıklarım da kayboluverdiler işte... zevk için kitap okusam neyse. işlerimden biri de kitaplarla ilgili yazmak... gerçi o zevk için olmuyor mu? oluyor tabii, zaten okuyacaksın kitabı, ilaveten bir de yazı döktürüveriyorsun ardından; arabaya binip senden uzaklaşan bir sevdiğinin ardından su dökmek gibi...
neyse, bulamadım işte kitapları. bulurum ama... neyse ki yazmaya başladım bakın... bugün blog okuyuculardından birinin bir sözü üzerine. tek cümleyle kendime geldim. iyi oldu.
daha da yazarım, birikmiş her şey, ama o zaman sıkılırsınız... türk kahvenizin yanında minik bir çikolata kaplı kurabiye olsun bu yazı. sonra, yarın belki, yine yazarım...
başka her şey için vakit var sanki; sanki durup şu harika ay'ı izleyebilirim, bir dolunay çünkü, tam yazdığım noktanın yanında. yanımda duruyor hatta, bana eşlik ediyor yazarken...
cam kenarı berjerindeyim. kırmızımsı, bordomsu,ama öyle rengiyle iddia saçan değil, aksine bulunduğu ortama tam uyum sağlayan, adeta bütünleşen, kimseyi rahatsız etmeden yaşayıp giden berjerlerimin birindeyim. kendime benzettiğim, o yüzden de pek sevdiğim berjerim evet, dolunaya bakıyor şimdi.
vakit erken ama. daha akşam yemeği yenmedi, sünger bob patrick'le gülüyor, duyabiliyorum. kanepemde minik insan, kanepemde huzur.
ben yazamıyorum evet, yazmam gereken şeyleri bile hatta... birkaçını büyük bir hızla yazıp "gönder" tuşuna basıyorum, bir kısmı ilgi bekliyorlar, bulamıyorlar... harflerin sahibi, o dosyanın efendisi ben, hayır, geri dönüp bakamıyorum bile yazdıklarıma, ya çok fena olmuşlarsa ve ya devam etmek zorunda kalırsam kaldığım yerden... tamam evet ,devam etmek zorundayım da, dosyayı açarsam vicdan azabıyla devam edeceğim, e bu da şahane bir sonuç doğurmayacak.... yazmak zorunda hissettiğim için yazacağım... bunu da istemiyor kalbim...
başka şeylere vaktim hep var ama... gerçi okumayı da bırakmıştım iki aydır. harfsiz harfsiz dolaştım yani. işin tuhafı fuardan yeni aldığım kitapları da birinci kattan dördüncüye taşınma sırasında kaybettim, eh, alametler...
kitapları, şimdi inanamadığım bir şekilde bir odanın bir dolabına tıktım... resmen... hani onlar gereksizmişler gibi, halının altına çaktırmadan süpürülen ev nesneleriymişler, tozmuşlar, topakmışlar, kirmişler, pismişler gibi.
taşınalı yeni eve iki hafta kadar oluyor. gelen biri "bu ev aynı ama" dedi görünce, gerçi bi salonu bilenlerden. "e evet aynı" dedim, içimden de dedim ki aynı ama çok farklı, kat çıktıkça daha ferahlamış sanki yüreğim...
mutfakta deli bir dolap istilası, her şey şimdi ilk kez yerli yerinde, üstüste durmak zorunda olan çanak yok mesela, birini çekerken diğerini devireceğim, lanet olsun "hesap kitabı" yok. bu bile bir ferahlık sebebi bana...
ama kitaplar, kitapların dolaba tıkılması sebebiyle yeni aldıklarım da kayboluverdiler işte... zevk için kitap okusam neyse. işlerimden biri de kitaplarla ilgili yazmak... gerçi o zevk için olmuyor mu? oluyor tabii, zaten okuyacaksın kitabı, ilaveten bir de yazı döktürüveriyorsun ardından; arabaya binip senden uzaklaşan bir sevdiğinin ardından su dökmek gibi...
neyse, bulamadım işte kitapları. bulurum ama... neyse ki yazmaya başladım bakın... bugün blog okuyuculardından birinin bir sözü üzerine. tek cümleyle kendime geldim. iyi oldu.
daha da yazarım, birikmiş her şey, ama o zaman sıkılırsınız... türk kahvenizin yanında minik bir çikolata kaplı kurabiye olsun bu yazı. sonra, yarın belki, yine yazarım...
Pazartesi, Ekim 29, 2007
yazamıyorum
yazmak da istemiyorum... bir işe başladım, yazdım, yazdım, durdum, kaldım... onu da yazamıyorum. yazamama hali geldi üzerime; harflerden sıkıntı duyuyorum bugünlerde, oysa ne severim onları. üstelik işi yazmak olan biri olarak bu sıkıntıdan derhal kurtulmayı umuyorum...
hafta sonu kitap fuarı, bir sürü harf... o bile zor geliyor...
hafta sonu kitap fuarı, bir sürü harf... o bile zor geliyor...
Çarşamba, Ekim 03, 2007
bu da facebook yazısı
Böyle haftada bir yazınca geç kalınıyor tabii; benden önce Selin Özavcı ve Mansur Forutan ‘facebook’ hakkında nefis bir şeyler yazdılar. Ama şu sıralar facebook hakkında ne kadar konuşulsa yetmez gibi… Deniyor ki; klasik ara motorları artık çağın çok ötesinde kalacak çünkü artık Facebook var.
Neden? Çünkü google’da, yahoo’da sadece kendi aradığınız spesifik bir bilgiye yönlen- meniz olası. Oysa facebook’ta profilinizi güncelleyip de ilgilendiğiniz konularla ilgili grup- lara üye olduktan sonra gerisi çocuk oyuncağı. Kitap, müzik, politik bir mesele veyahut da cidden komik bir gruba üye olmak an meselesi. Bu sayede siz yerinizde otururken gelsin yeni ilgilendiğiniz müzik türleri, konserler vesaire ile ilgili son bilgiler… Bunun için mesai harcayan, dünyanın birçok köşesinden binlerce arkadaş var…
Bunun yanı sıra “Saat on ikide öleceğimi bilsem bile zincir mektuplardan birini asla göndermem” gibi şahane esprili gruplar da var. Günde 150 bin kişinin üye olduğu, Amerika’daki portallar arasında trafik bakımından altıncı sırada olan Facebook’un hikâyesi de bütün o inanılmaz hikayelerde olduğu gibi küçük bir yurt odasında başlıyor. 23 yaşındaki CEO Mark Zuckerberg evet, bir gece öyle otururken odasında neden bütün Harvard’lıların iletişim içinde olduğu bir sistem kurmayayım diyor… Bunda bir şey yok tabii; ancak Zuckerberg diğer bütün oluşumlardan farklı olmak istiyor; gerçek insanlar gerçek planlar yapsınlar, buluşsunlar, iletişim içinde olabilsinler istiyor. Harvard’tan sonra başka okullar, kolejler, derken şirketler de bu sisteme dahil oluyor. Kısa bir sürede tüm dünya facebook illetine kapılıyor ve sonunda Yahoo şirketi 1 milyar dolara almak istiyor. Hayır ama, Zuckenberg böyle kalmaya niyetli… Şirket satılmıyor…
Sormadan bİlgİ sahİbİ olmak…
Facebook deniliyor ki Sokrat türü bir bilgi sunuyor kullanıcılarına, farkı bu… Sormadığın şeyler hakkında da seni bilgi sahibi yapıyor… Olay bu olabilir evet ama birçok eğlenceli uygulama da sizi bekliyor facebook’ta sevgili okur. Bir kez girmeye görün, gerisi aynen çorap söküğü gibi geliyor. Çin falınızdan vampir olup arkadaşlarınızı ısırmaya, sanal biralar yollamaktan sanal bahçe kurup da tavşan yetiştirmeye kadar bilimum ‘zırvalık’ mevcut ama inanın çok eğlenceli bunlar... Yaş bende 35’i geçmiş olmasına karşın günde bir saatimi facebook ile öldürmeye başladım; ilkokul arkadaşlarımı bulduğum gibi, İstanbul’un neresinde bu gece ne partisi var, Mavi Sakal’ın konser planları var mı, arkadaşlarımdan hangisi evde uyuyor, kimin başı ağrıyor falan, sormadan öğrenebiliyorum… Herkes fotoğraf da yüklediğinden, kim gittikçe gençleşiyor, kim gittikçe yaşlanıyor bunu da yerinde ve kimseleri rahatsız etmeden tespit edebiliyorum. Bu da eğlenceli bir durum, kabul edin…
Ama şöyle de bir şey var; dünya sahiden de bir köye dönüyor böylece. Köyde oturuyormuşçasına yakınız birbirimize. Ha Hatice teyze bize kahve içmeye gelmiş ve anlatıp durmuş, ha Facebook’a girmişim… Facebook gözünü internetle açanları oyalayacağa benziyor, biz yaşı biraz geçkin olanlara ise teknolojinin nasıl olup da buralara kadar geldiğine hayran kalıp ucundan yakalamaya çalışmak düşüyor… Hepimize kolay gelsin…
(not: Akşam'da yayınlanmıştır)
Neden? Çünkü google’da, yahoo’da sadece kendi aradığınız spesifik bir bilgiye yönlen- meniz olası. Oysa facebook’ta profilinizi güncelleyip de ilgilendiğiniz konularla ilgili grup- lara üye olduktan sonra gerisi çocuk oyuncağı. Kitap, müzik, politik bir mesele veyahut da cidden komik bir gruba üye olmak an meselesi. Bu sayede siz yerinizde otururken gelsin yeni ilgilendiğiniz müzik türleri, konserler vesaire ile ilgili son bilgiler… Bunun için mesai harcayan, dünyanın birçok köşesinden binlerce arkadaş var…
Bunun yanı sıra “Saat on ikide öleceğimi bilsem bile zincir mektuplardan birini asla göndermem” gibi şahane esprili gruplar da var. Günde 150 bin kişinin üye olduğu, Amerika’daki portallar arasında trafik bakımından altıncı sırada olan Facebook’un hikâyesi de bütün o inanılmaz hikayelerde olduğu gibi küçük bir yurt odasında başlıyor. 23 yaşındaki CEO Mark Zuckerberg evet, bir gece öyle otururken odasında neden bütün Harvard’lıların iletişim içinde olduğu bir sistem kurmayayım diyor… Bunda bir şey yok tabii; ancak Zuckerberg diğer bütün oluşumlardan farklı olmak istiyor; gerçek insanlar gerçek planlar yapsınlar, buluşsunlar, iletişim içinde olabilsinler istiyor. Harvard’tan sonra başka okullar, kolejler, derken şirketler de bu sisteme dahil oluyor. Kısa bir sürede tüm dünya facebook illetine kapılıyor ve sonunda Yahoo şirketi 1 milyar dolara almak istiyor. Hayır ama, Zuckenberg böyle kalmaya niyetli… Şirket satılmıyor…
Sormadan bİlgİ sahİbİ olmak…
Facebook deniliyor ki Sokrat türü bir bilgi sunuyor kullanıcılarına, farkı bu… Sormadığın şeyler hakkında da seni bilgi sahibi yapıyor… Olay bu olabilir evet ama birçok eğlenceli uygulama da sizi bekliyor facebook’ta sevgili okur. Bir kez girmeye görün, gerisi aynen çorap söküğü gibi geliyor. Çin falınızdan vampir olup arkadaşlarınızı ısırmaya, sanal biralar yollamaktan sanal bahçe kurup da tavşan yetiştirmeye kadar bilimum ‘zırvalık’ mevcut ama inanın çok eğlenceli bunlar... Yaş bende 35’i geçmiş olmasına karşın günde bir saatimi facebook ile öldürmeye başladım; ilkokul arkadaşlarımı bulduğum gibi, İstanbul’un neresinde bu gece ne partisi var, Mavi Sakal’ın konser planları var mı, arkadaşlarımdan hangisi evde uyuyor, kimin başı ağrıyor falan, sormadan öğrenebiliyorum… Herkes fotoğraf da yüklediğinden, kim gittikçe gençleşiyor, kim gittikçe yaşlanıyor bunu da yerinde ve kimseleri rahatsız etmeden tespit edebiliyorum. Bu da eğlenceli bir durum, kabul edin…
Ama şöyle de bir şey var; dünya sahiden de bir köye dönüyor böylece. Köyde oturuyormuşçasına yakınız birbirimize. Ha Hatice teyze bize kahve içmeye gelmiş ve anlatıp durmuş, ha Facebook’a girmişim… Facebook gözünü internetle açanları oyalayacağa benziyor, biz yaşı biraz geçkin olanlara ise teknolojinin nasıl olup da buralara kadar geldiğine hayran kalıp ucundan yakalamaya çalışmak düşüyor… Hepimize kolay gelsin…
(not: Akşam'da yayınlanmıştır)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)