olay şimdilik şöyle gelişiyor;
-okula gidelim mi kızım?
-gitmeyelim anne.
-neden?
-istemiyorum...
-iyi o zaman bütün gün evde oturalım...
bir müddet sonra yanıma geliyor, "ama sadece ödevi bırakmaya gidelim". tamam diyorum ben de, gidiyoruz. ilk anda pasif oluyor, böyle herkesin gözünün içine baka baka kenarlarda dolaşıyor. derken kural gereği ayakkabılarını ayakkabılığa yerleştiriyor. ben de bahçeye çıkıp bir masanın -tek masanın- kenarındaki banka ilişiyorum, kış olsa ne yapardım bilemem.
durduğum nokta çaysız bir çay bahçesine benziyor. orada elimde kitapla öylece vakit dolduruyorum. geçen seneki okul tecrübemizin aksine -yaşla mı ilintili bu durum acaba, sadece bu okulu sevmesiyle mi ilgili yoksa- yanıma gelmiyor, ben de rahat rahat okuyorum kitabımı, en azından iki saat boyunca rahat bırakılacağımı bilmek içimi derin bir neşeyle dolduruyor... bir yandan endişeleniyorum, ya bir şeyler ters giderse diye... üstelik onu okulda bırakma evresine bir türlü geçemiyorum.
arada bir ben orada mıyım diyerek kapıya geliyor, "anne seni çok seviyorum" deyip içeri kaçıyor, o noktalarda onu çağırıp "kuaföre gitmem lazım, gideyim geleyim" diyorum, "olmaz "diyor. Market? Hayır. Başka bir gün, "Evde okul çantanı unutmuşum, iki dakikada gideyim..." O da sökmüyor.
Aslında benim için oradan ayrılmak çok da önemli değil, zincirlerimi kırıp da özgürlüğümü ilan edecek, kendimi dağlara falan vuracak, veyahut da günümü gün ederek orası senin, burası benim dolaşacak değilim. A evet, özgür olsam yapacaklarım var, vizyondaki tüm filmleri izlemek, derken dvdler kiralayıp kaçırdıklarımı da izlemek, bütün bunlar bitince mesela lost'un tüm sezonları dvd'lerini alıp bir de onları izlemek falan... belki arada bir starbucks'ta kahve, kızım kremaları yemek için önümden bardağı çekmeden ve de ben iki yudum kahve içeceğim derdindeyken onun Carrefour içinde koşturması sırasında birinin kolundan tutup da onu çekip götürmesi endişesi olmadan yani...
neyse, çok önemli değil bunlar. yeter ki okul denen şeye alışsın, ben beklerim, gerekirse bir ay, günde sekiz saat de dururum. hani diyorlar ya, "siz kararlı olacaksınız", ne klişe değil mi? kararlı olmama olasılığım var mı? ben de insanım, ben de istemez miyim çocuğum okula gitsin, ben işlerimi yapayım, yazılarımı yazayım falan... isterim tabii. çocuğuma bağımlı falan değilim, olmak da isteme, karalıyım, velakin çocuk bunun farkında değil.
çok bilen uzmanların nedense hep gözardı etttiği nokta hiçbir çocuğun diğerine benzemediği, bizimkisi de doğuştan okul fobisine sahip işte. hem de annesi bunca okula gitmiş, gerekirse ve mümkün olsa bir bu kadar daha okula gidebilecek bir insanken. üstelik katiyetle onu okuldan soğutacak herhangi bir şey yapmadık, sevmiyor işte. alışsın diye çektiklerim tabii bunlarla da sınırlı değil.
evde her gün bir punduna getirip okulun nasıl da önemli bir yer olduğuna dair konuşmalar yapılıyor. bunca yıl hatmettiğimiz kitapların dediklerine uyarak okulu sadece ve sadece oyun oynanılan, eğlenilen bir yer olarak da göstermemeye çalışıyoruz tabii, yani abartma yok. abartınca çünkü, e hani lunapark tadında hayat deyiveriyor minikler...
daha da yazacağım... peki neden bu kadar çok yazıyorum bugünlerde_ çünkü yaz dolayısıyla akşam yazılarım azaldı, ben de harf kotamı "harfler" blogumda dolduruyorum...
Pazar, Temmuz 16, 2006
Cumartesi, Temmuz 15, 2006
tuhaf zamanlar
kendi evime, kendi yatağıma, sehpama, çay bardaklarıma, dolabıma döndüm; döndük... kolay olmadı, durun anlatacağım. ama "şu an olan"la başlayayım; elvin hanım artık hiçbir yeri uyumak için yeteri kadar rahat bulmuyor, bu yüzden de evin her odasında yatak ve kanepeleri denedi önce ve bilin bakalım şu anda nerede uyumakta? daracık koridorda, yerde, ufacık bir halının üstünde...
onu buraya getirmek kolay olmadı, bir tür "anneanne hastalığı"na yakalandı. eyvallah, insan sever anneannesini, onunla zaman geçirmek ister de bizimkisi aşırı boyutlara ulaştı, gerçekten bu konuda yardım önerilerinize açığım. yazlıkta uzun süredir beraberiz anneanneyle, evet, bazen havuz kenarına beraber indik, evde beraber durduk falan ama son günlere kadar şu derece bir bağımlılık yoktu; şu derece dediğim de şu:
-hadi kızım havuza gidelim,
-aham (anneannesine yedi aylıkken taktığı ad) da gelsin.
-gelmiyor işte, işi var.
- o zaman ben de yüzmem.
veyahut şöyle, hazırlanılmış, giyinilmiş salıncaklara gidiliyor, iki merdiven inmişiz, annem hoşçakalın demek üzere kapıya gelmiş.
-sen de gel aham
-işim var kızım benim
- o zaman ben de sallanmam.
bir çocuk yani, yüzmekten, sallanmaktan vazgeçebiliyor, öyle bir durum oldu... bu yüzden de kendi evimize gelmek bence farz oldu çünkü sahiden çok sıkıldım bu durumdan ama çocuğu arabaya bindirmek mümkün değil, bir kere bindik, kıyameti kopardı, "lütfen beni geri götür" diyerek ağlamalar vesaire. canım yanmış bir kere, nasıl alıp da eve gideceğim, ondan sonra efendim, okula nasıl alıştıracağım bilemiyorum, en nihayetinde dün "ahamlar tatile gidiyor" dedim, "baban çok özledi" dedim defalarca ve birkaç rüşvet önerisinde bulundum, carrefour, istediği parmak arası terlikler, jetonlu oyuncaklar, kedili restoran, lunapark falan... abartmışım değil mi? resmen şart oldu abartmak. "aham sen de gel lunaparka" diyerek uyandı bu sabah, aham da benim direktiflerim doğrultusunda, "olmaz, biz tatile gidiyoruz dedenle" dedi.
bir müdddet "gitmeyeceğim" dediyse de, yol boyu kafasını meşgul etmek suretiyle kapağı carrefour'a attık. bilanço ağır. sırasıyla, peacocks'tan parmak arası terlik ve hırka. 22 YTL, yemek: 13 YTL, jetonlu oyuncak: 5 YTL, zıplayan top: 1 YTL, hello kitty'li taç: 4.5 YTL, starbucks'ta frappucino: 5 YTL. Sonunda nihayet ev, evim.
uyuyor işte koridorda. beş yaşın ilk aylarındayız daha ama çok acayip bir yaş olduğuna kanaat getirdim ben, iki yaş felakettir ya, üç ve dört şahane bence ama beş yaş beni çok zorluyor...
onu buraya getirmek kolay olmadı, bir tür "anneanne hastalığı"na yakalandı. eyvallah, insan sever anneannesini, onunla zaman geçirmek ister de bizimkisi aşırı boyutlara ulaştı, gerçekten bu konuda yardım önerilerinize açığım. yazlıkta uzun süredir beraberiz anneanneyle, evet, bazen havuz kenarına beraber indik, evde beraber durduk falan ama son günlere kadar şu derece bir bağımlılık yoktu; şu derece dediğim de şu:
-hadi kızım havuza gidelim,
-aham (anneannesine yedi aylıkken taktığı ad) da gelsin.
-gelmiyor işte, işi var.
- o zaman ben de yüzmem.
veyahut şöyle, hazırlanılmış, giyinilmiş salıncaklara gidiliyor, iki merdiven inmişiz, annem hoşçakalın demek üzere kapıya gelmiş.
-sen de gel aham
-işim var kızım benim
- o zaman ben de sallanmam.
bir çocuk yani, yüzmekten, sallanmaktan vazgeçebiliyor, öyle bir durum oldu... bu yüzden de kendi evimize gelmek bence farz oldu çünkü sahiden çok sıkıldım bu durumdan ama çocuğu arabaya bindirmek mümkün değil, bir kere bindik, kıyameti kopardı, "lütfen beni geri götür" diyerek ağlamalar vesaire. canım yanmış bir kere, nasıl alıp da eve gideceğim, ondan sonra efendim, okula nasıl alıştıracağım bilemiyorum, en nihayetinde dün "ahamlar tatile gidiyor" dedim, "baban çok özledi" dedim defalarca ve birkaç rüşvet önerisinde bulundum, carrefour, istediği parmak arası terlikler, jetonlu oyuncaklar, kedili restoran, lunapark falan... abartmışım değil mi? resmen şart oldu abartmak. "aham sen de gel lunaparka" diyerek uyandı bu sabah, aham da benim direktiflerim doğrultusunda, "olmaz, biz tatile gidiyoruz dedenle" dedi.
bir müdddet "gitmeyeceğim" dediyse de, yol boyu kafasını meşgul etmek suretiyle kapağı carrefour'a attık. bilanço ağır. sırasıyla, peacocks'tan parmak arası terlik ve hırka. 22 YTL, yemek: 13 YTL, jetonlu oyuncak: 5 YTL, zıplayan top: 1 YTL, hello kitty'li taç: 4.5 YTL, starbucks'ta frappucino: 5 YTL. Sonunda nihayet ev, evim.
uyuyor işte koridorda. beş yaşın ilk aylarındayız daha ama çok acayip bir yaş olduğuna kanaat getirdim ben, iki yaş felakettir ya, üç ve dört şahane bence ama beş yaş beni çok zorluyor...
Cuma, Temmuz 14, 2006
bedenin tuzu
Bedenin Tuzu’nu okudum tekrar. Havuz kenarında, bir yandan kızım kolluklarını taksa dahi ya başına bir şey gelirse diyerek endişelenerek, bir yandan da on beş yıl önce okuduğum bu kitaptan tek bir satır bile anımsamadığımı fark ederek.
Aklımda bir imge kalmış yalnızca; adam bol kaslı ama yakışıklı bir balıkçı, kadın da narin bir kelebek gibi bir şey. Aslında tabii kitap bundan çok daha fazlası; yirmili yaşlarımda bana hiçbir şey ifade etmemesi normal karşılanmalı.
Parisli profesör bir kadınla, yazları gittikleri köyde işi sadece ve sadece balıkçılık olan, başka bir şey düşünmeye ve yapmaya zamanı olmayan, üstelik herhangi bir şey yapmasının “lüks” kaçacağını düşünen bir adamın tutkulu hayat yolculuğu bu.
Yirmili yaşlarda okunduğunda ilk sayfalar dikkat çekici olabilir, ilk aşk, ilk buluşma, kumsalda ilk sevişme... Daha sonrası herhalde pek ilgilendirmemişti beni. Oysa bu tutkulu beraberlikleri hayat akıp giderken, zamandan çalınan kısa tatillerle sürüyormuş meğer...
Kadının dilinden, beyninden dinlediğimiz bu tezat karakterlerin buluşması hayli ilginç. İster istemez kendinizi kadının yerine koyuyorsunuz, ister istemez bu yabani adamda tam olarak ne bulduğunu sorguluyorsunuz, yazar da tam bu noktada imdadınıza yetişerek bu adamda ne bulduğunu bazen bir güzel açıklıyor size, açıklamaya çalışıyor kimi zaman; kimi zaman da onda tam olarak ne bulduğunu bilmediğini anlatıyor.
Öyle içten ve kimi yerlerinde öyle yaralayıcı ve hatta tokatlayıcı bir kitap ki bu... Kadınla beraber otuzları devirdikten sonra ve nihayet henüz gelmediğiniz kırklı yaşlara ve derken ellilere de göz attıktan sonra –niyeyse- hayatın doğal akışına uygun olarak kitabın ölümle sonlanacağını kestirememişçesine afallayıveriyorsunuz. “Niye biri ölmek zorunda?” sorunuz aslında sizin çıktığınız bu hayat yolculuğunun da çıplak sorusu, birileri hep ölmek zorunda, kitaplarda, filmlerde ve elbette gerçek hayatta.
Kitabın bir erotik roman olarak değerlendirilmesi çok saçma. Ben asla bir kitapçıya gidip de erotik roman arayan biri olmadığıma göre en azından benim için bu bir erotik roman olamaz, değil mi ama? Bu bana kalırsa bir yolculuk kitabı, yaşların, değerlerin, aynı kalanların, gidenlerin kitabı.
Benoite Groult’un romanı bildiğini okuyan, üstelik çok okuyan, yazan, özgür bir kadını anlatıyor. “Yüreğinin götürdüğü yere giden” bir kadının hikayesi bu. Evet, cinsellik sayfa sayfa, çarşaf çarşaf anlatılıyor olabilir ama okuyunca göreceksiniz ki önemli olan bunca yoğun bir şekilde cinselliğin anlatımı değil, önemli olan birçok kadının beynini kıvrımlarında dolaşan ama bir türlü ifade edemediği şeyleri bir romana dönüştüren bir kadının varlığı.
Groult’un bu kitabı bundan elli yıl sonra bile değerli olacak. Sırf Disneyland’i anlattığı o birkaç sayfa için bile alınabilir... “Değişmez bir programla yüzlük paketler halinde koşullandırılan, yönetilen, ayarlanan, heyecanlandırılan ziyaretçiler, nazikçe ama kesin bir biçimde, tek yönlü koridorda ileri itiliyor, buradan kaçmak olanaksız, önerileri emir olan bir Big Brother’ın her yere ulaşan sesinin rehberliğinde, ortalama yürüyücü için hesaplanmış dinlenme alanlarına, ortalama sidik torbalarına göre ayarlanmış aralıklarla tuvaletlere ve en şaşı çocuğun bile gözüne çarpacak biçimde yerleştirilmiş şekerci dükkanlarına itiliyorlar... Amerikalı aileler hoşnut görünüyor ve buradan giderlerken, Polinezya’daki yaşam, cangıl, uzay roketleri hakkında her şeyi öğrendiklerinden ve gerçek Karayiplilerin gözünün içine bakmış olduklarından emin olarak ayrılacaklar. Ve onlara, ellerinde kalan son adada biriken son Karayiplilerin, güzel Batılı uygarlığımızın egemenliği altına girmemek için, bir yalıyarın tepesinden kendilerini denize atmış olduklarını anımsatacak hiç kimse çıkmayacak.” (sf: 126)
Aklımda bir imge kalmış yalnızca; adam bol kaslı ama yakışıklı bir balıkçı, kadın da narin bir kelebek gibi bir şey. Aslında tabii kitap bundan çok daha fazlası; yirmili yaşlarımda bana hiçbir şey ifade etmemesi normal karşılanmalı.
Parisli profesör bir kadınla, yazları gittikleri köyde işi sadece ve sadece balıkçılık olan, başka bir şey düşünmeye ve yapmaya zamanı olmayan, üstelik herhangi bir şey yapmasının “lüks” kaçacağını düşünen bir adamın tutkulu hayat yolculuğu bu.
Yirmili yaşlarda okunduğunda ilk sayfalar dikkat çekici olabilir, ilk aşk, ilk buluşma, kumsalda ilk sevişme... Daha sonrası herhalde pek ilgilendirmemişti beni. Oysa bu tutkulu beraberlikleri hayat akıp giderken, zamandan çalınan kısa tatillerle sürüyormuş meğer...
Kadının dilinden, beyninden dinlediğimiz bu tezat karakterlerin buluşması hayli ilginç. İster istemez kendinizi kadının yerine koyuyorsunuz, ister istemez bu yabani adamda tam olarak ne bulduğunu sorguluyorsunuz, yazar da tam bu noktada imdadınıza yetişerek bu adamda ne bulduğunu bazen bir güzel açıklıyor size, açıklamaya çalışıyor kimi zaman; kimi zaman da onda tam olarak ne bulduğunu bilmediğini anlatıyor.
Öyle içten ve kimi yerlerinde öyle yaralayıcı ve hatta tokatlayıcı bir kitap ki bu... Kadınla beraber otuzları devirdikten sonra ve nihayet henüz gelmediğiniz kırklı yaşlara ve derken ellilere de göz attıktan sonra –niyeyse- hayatın doğal akışına uygun olarak kitabın ölümle sonlanacağını kestirememişçesine afallayıveriyorsunuz. “Niye biri ölmek zorunda?” sorunuz aslında sizin çıktığınız bu hayat yolculuğunun da çıplak sorusu, birileri hep ölmek zorunda, kitaplarda, filmlerde ve elbette gerçek hayatta.
Kitabın bir erotik roman olarak değerlendirilmesi çok saçma. Ben asla bir kitapçıya gidip de erotik roman arayan biri olmadığıma göre en azından benim için bu bir erotik roman olamaz, değil mi ama? Bu bana kalırsa bir yolculuk kitabı, yaşların, değerlerin, aynı kalanların, gidenlerin kitabı.
Benoite Groult’un romanı bildiğini okuyan, üstelik çok okuyan, yazan, özgür bir kadını anlatıyor. “Yüreğinin götürdüğü yere giden” bir kadının hikayesi bu. Evet, cinsellik sayfa sayfa, çarşaf çarşaf anlatılıyor olabilir ama okuyunca göreceksiniz ki önemli olan bunca yoğun bir şekilde cinselliğin anlatımı değil, önemli olan birçok kadının beynini kıvrımlarında dolaşan ama bir türlü ifade edemediği şeyleri bir romana dönüştüren bir kadının varlığı.
Groult’un bu kitabı bundan elli yıl sonra bile değerli olacak. Sırf Disneyland’i anlattığı o birkaç sayfa için bile alınabilir... “Değişmez bir programla yüzlük paketler halinde koşullandırılan, yönetilen, ayarlanan, heyecanlandırılan ziyaretçiler, nazikçe ama kesin bir biçimde, tek yönlü koridorda ileri itiliyor, buradan kaçmak olanaksız, önerileri emir olan bir Big Brother’ın her yere ulaşan sesinin rehberliğinde, ortalama yürüyücü için hesaplanmış dinlenme alanlarına, ortalama sidik torbalarına göre ayarlanmış aralıklarla tuvaletlere ve en şaşı çocuğun bile gözüne çarpacak biçimde yerleştirilmiş şekerci dükkanlarına itiliyorlar... Amerikalı aileler hoşnut görünüyor ve buradan giderlerken, Polinezya’daki yaşam, cangıl, uzay roketleri hakkında her şeyi öğrendiklerinden ve gerçek Karayiplilerin gözünün içine bakmış olduklarından emin olarak ayrılacaklar. Ve onlara, ellerinde kalan son adada biriken son Karayiplilerin, güzel Batılı uygarlığımızın egemenliği altına girmemek için, bir yalıyarın tepesinden kendilerini denize atmış olduklarını anımsatacak hiç kimse çıkmayacak.” (sf: 126)
Cuma, Temmuz 07, 2006
loğusa kadın şenlikleri
(bir akşam yazısı daha)
Ben daha çoluk çocuğa karışmamışken en yakın arkadaşlarımdan biri doğum yapmıştı. “Gitmem lazım, bebeği de görmem lazım, bir de hediye almam lazım” diyerek ortalıkta dolaşıyordum. O gün arkadaşlarım bana ısrarla “Bırak iş yerinde yemek yemeyi, orada etli pilav vardır şimdi” deyip duruyordu. Yahu, nereden biliyorlar, arkadaşımın evinde olacak yemeği diye kafa yoruyorum ama nafile. Velhâsıl aldım bir hediye, gittim arkadaşıma. Bir kadın ordusu odalar arasında dolaşıp duruyordu. Ayakkabılarımı çıkartmam şartmış gibi geldi çünkü benimle aynı anda gelen birçok kadın otomatiğe bağlamış bir biçimde şıp diye ayakkabılarını çıkartıp çantalarında bulunan terliği giyiverdiler. Benim çantadakiler kalemdi, defterdi öyle şeyler. İlk sıcak basmasını o anda yaşadım. Ardından evdeki tek çıplak ayaklı kadın olarak arkadaşımı aramaya koyuldum... O da ne, kabus gibi, onlarca kadın vızır vızır... Konuşuyorlar, herkes selam veriyor, hâl hatır soruyor, kız tarafı mı diyor, oğlan mı diye ekliyor, süzüyor falan. Yatak odasına rötarla da olsa ulaştım...
Ne çabuk geçti 40 gün
ArkadaŞIm bir kraliçe gibi yatakta yatıyordu, ayağının ucunda kadife kırmızı bir yastık, gelen giden önce bizimkini öpüyor, derken bebeğe “Aman da aman, aynı babası” diyor (bunu diyenler genelde erkek tarafıydı gerçi), sonra da dönüp yastığa kurdeleli, nazar boncuklu bir altın iğneleyip odadan çıkıyor. Ben şaşkınlıkla bir sandalyeye çöküp olan biteni izledim önce, derken herkesin kınayan bakışlarına aldırmadan altın olmadığı belli olan paketi yatağa bıraktım. Tam o sırada elime etli bir pilav tutuşturuldu ve birileri bana jimnastiğe gidip gitmediğimi sordu. Yaşlı bir teyze benden önce davranıp “Ne çabuk geçti 40 gün” dedi, arkadaşım da ona şöyle bir bakıp, “Teyzeciğim, artık 20 gece ve 20 gündüz geçmesi yeterli mevlit için” dedi. Demek bu devrin çocukları fast-food tarzı hayata daha doğuştan başlıyor...
Derken herkes bir anda çantalarından örtü çıkartıp da başına koyduğu sırada, bir başkası bir yandan dua okur gibi yapıp bir yandan da tenis derslerinin saatinin ne kadar olduğunu bana iletti. Bir başkası elime kolonya sıkarken küçük bir çocuk da mavi jelatinle kaplı bir çikolatayı elime tutuşturdu. Her şey bana o kadar gerçek dışı ve inanılmaz göründü ki; tabağımı ısrarla kalem gibi sarılmış dolmalarla doldurmaya çalışan bir teyzeden kaçarak balkona çıktım. Orada da herkes fosur fosur sigara içiyor ve sigaranın zararlarından bahsediyordu. Biri tekrar kız tarafından olup olmadığımı sordu; kendimi erkek tarafını gizlice dinlemekte olan bir ajan gibi hissedip de rahatsız olunca sigaramı söndürmek üzere erkek tarafı kadınlarının ortasındaki kül tablasına eğilince olan oldu; “Hani sizin terlikleriniz ama?” dedi bir tane kadın, işte bu soruya nasıl bir yanıt vermem gerektiğini bilemedim. Öylece durdum ve sonra “Şimdi gider giyerim” diyerek kaçtım evden.
Ben daha çoluk çocuğa karışmamışken en yakın arkadaşlarımdan biri doğum yapmıştı. “Gitmem lazım, bebeği de görmem lazım, bir de hediye almam lazım” diyerek ortalıkta dolaşıyordum. O gün arkadaşlarım bana ısrarla “Bırak iş yerinde yemek yemeyi, orada etli pilav vardır şimdi” deyip duruyordu. Yahu, nereden biliyorlar, arkadaşımın evinde olacak yemeği diye kafa yoruyorum ama nafile. Velhâsıl aldım bir hediye, gittim arkadaşıma. Bir kadın ordusu odalar arasında dolaşıp duruyordu. Ayakkabılarımı çıkartmam şartmış gibi geldi çünkü benimle aynı anda gelen birçok kadın otomatiğe bağlamış bir biçimde şıp diye ayakkabılarını çıkartıp çantalarında bulunan terliği giyiverdiler. Benim çantadakiler kalemdi, defterdi öyle şeyler. İlk sıcak basmasını o anda yaşadım. Ardından evdeki tek çıplak ayaklı kadın olarak arkadaşımı aramaya koyuldum... O da ne, kabus gibi, onlarca kadın vızır vızır... Konuşuyorlar, herkes selam veriyor, hâl hatır soruyor, kız tarafı mı diyor, oğlan mı diye ekliyor, süzüyor falan. Yatak odasına rötarla da olsa ulaştım...
Ne çabuk geçti 40 gün
ArkadaŞIm bir kraliçe gibi yatakta yatıyordu, ayağının ucunda kadife kırmızı bir yastık, gelen giden önce bizimkini öpüyor, derken bebeğe “Aman da aman, aynı babası” diyor (bunu diyenler genelde erkek tarafıydı gerçi), sonra da dönüp yastığa kurdeleli, nazar boncuklu bir altın iğneleyip odadan çıkıyor. Ben şaşkınlıkla bir sandalyeye çöküp olan biteni izledim önce, derken herkesin kınayan bakışlarına aldırmadan altın olmadığı belli olan paketi yatağa bıraktım. Tam o sırada elime etli bir pilav tutuşturuldu ve birileri bana jimnastiğe gidip gitmediğimi sordu. Yaşlı bir teyze benden önce davranıp “Ne çabuk geçti 40 gün” dedi, arkadaşım da ona şöyle bir bakıp, “Teyzeciğim, artık 20 gece ve 20 gündüz geçmesi yeterli mevlit için” dedi. Demek bu devrin çocukları fast-food tarzı hayata daha doğuştan başlıyor...
Derken herkes bir anda çantalarından örtü çıkartıp da başına koyduğu sırada, bir başkası bir yandan dua okur gibi yapıp bir yandan da tenis derslerinin saatinin ne kadar olduğunu bana iletti. Bir başkası elime kolonya sıkarken küçük bir çocuk da mavi jelatinle kaplı bir çikolatayı elime tutuşturdu. Her şey bana o kadar gerçek dışı ve inanılmaz göründü ki; tabağımı ısrarla kalem gibi sarılmış dolmalarla doldurmaya çalışan bir teyzeden kaçarak balkona çıktım. Orada da herkes fosur fosur sigara içiyor ve sigaranın zararlarından bahsediyordu. Biri tekrar kız tarafından olup olmadığımı sordu; kendimi erkek tarafını gizlice dinlemekte olan bir ajan gibi hissedip de rahatsız olunca sigaramı söndürmek üzere erkek tarafı kadınlarının ortasındaki kül tablasına eğilince olan oldu; “Hani sizin terlikleriniz ama?” dedi bir tane kadın, işte bu soruya nasıl bir yanıt vermem gerektiğini bilemedim. Öylece durdum ve sonra “Şimdi gider giyerim” diyerek kaçtım evden.
Salı, Temmuz 04, 2006
yağmur iyidir

adamı eve götürür, mola verdirir, düşündürür. yazlıktan geldik, birkaç okula gittim. biri beni ve bu ufaklığın okul ile ilgili önyargılarını gerçekten anladı gibi geldi bana ve hatta çok enteresan bir şey oldu bir okulda, yirmi iki yıldır bu işi yapan hanım bana çok şeker bir yol önerdi. "siz şimdi benim yakın arkadaşım olun" dedi, "kızınızı o vesileyle getirin okula, okula geliyormuş gibi gelmesin de, annesinin arkadaşını görmeye gelmiş gibi olsun." devamı da var taktiklerin, bayıldım. bir iki yer daha var gideceğim, isteyenler olursa bu hikayenin devamını da anlatabilirim...
yine çok kitabım oldu bu ara; ancak brunch yazıları iki haftada bire indi yaz döneminde.bu da demektir ki harıl harıl kitap okumam gerekmiyor. akşam yazıları da ikiden bire indi, her hafta çarşamba pencere eki'nde. eylüle kadar böyle.
elvin'in hala değiştirmediği ama bizim de değiştirmeye gönlümüzün elvermediği sözcükler var, unutmak istemediğim;
çikotala* çikolata
zürgar* rüzgar
eenne* battaniye
sıpa* tıpa
iyi ki* keşke
başka da var tabii de, bunlar geldi aklıma.
insanın 146 ile bağlanıp da vicdan azabı içinde e-postalarını kontrol etmesi nasıl bir şey anımsayan var mı?
ayrıca internet kafelere neden hala internet kafe deniyor da playstation salonu denmiyor? neredeyse hiçbir internet kafede word ya da excell yok, bunu biliyor muydunuz? ama eminim fifa bilmemne, sim bilmemne eksik değildir hiçbirinde. hayır benim için sorun değil de, internet kafeden anladığımız tek şeyin oyun olmasından rahatsımız ben... ondan da çılgınlar gibi rahatsız değilim tabii, en nihayetinde daha fazla rahatsız olmamız icap eden bir sürü konu var.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)